Mehtap Abdi, Bir yürek mesafesi

Sarhoş

share on facebook  tweet  share on google  print  

Sarhoş

"Aşka Bir Adım Kala" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar
Sarhoş
Gece gibiydi gözleri… Gecesi yıldızsız zifiriydi… Gözleri gecenin içinde, yüreği gecesi gibiydi.

Bir anafor döngüsünde dibi görünmeyen bir boşluğa doğru yuvarlanırken, ne sağa ne sola dönmesi kabil değildi. Zifiri karaydı bedeni de yüreği gibi. Ne renkleri umurundaydı mevsimlerin, ne güzelliğine kapılarını kapadığı evrenin başkaca bir köşesinde olmayı dilemişti… Bir günden bir güne varamamıştı künhüne hayatının… Mutluluk nedir bilmemişti. Ne bir kır çiçeği almıştı avuçlarına, ne bir gül yaprağının kokusunu içine çekmişti… Başını kaldırıp bakmamıştı göğe saçları bir kırağı beyazlığına yenik düştüğünden beri. Görmemişti gök kuşağının yedi rengini. Uzaktan göz kamaştıran ama yaklaştıkça siyahî bulutların ürkütücü damlalarına dönüşen bir yanılsamaya kapılmıştı. Çokça zaman geçmişti ya üstünden, gelir geçer zamandan dahi haberdar olmamıştı.  Ne sicim gibi yağan yağmurun altında ıslanmanın tadına varabilmiş, ne güneşin sarı sıcak ışınlarının tenine dokunuşundaki ferahlığı hissetmişti. Hapsolduğu duvarlar öylesine kalın, öylesine aşılmaz, öylesine keskin sınırlara duçardı ki, etrafını çevreleyen parmaklıkların arasından içeri sızmak için bekleşen gün ışığının belini kırıyor, gerisin geri kaynağına çeviriyordu göğsüne girmek isteyen o cılız ışınları…

Sarhoştu… Bütün bir gün, bütün bir gece, bütün bir ömür sarhoş olmayı seçmişti. Kan rengi kızıllığa büründüğü anlarda gecesi, kendinden kaçıp hakikatini aynalarının derinliğince gizlemek isterdi. Oysa gözlerindeydi gecesi ve gecesine değiyordu kan oturmuş gözleri. Kim bilir? Belki de hayatın anlamını çözememiş olmasındandı bütün bu tekdüze yolculuğu. Karanlığa bu denli tutsak oluşu, ışığa mühürlü kalpler taşıyan sevgi dünyasının varlığından bîhaber oluşundandı belki…  Sükûnet rüzgârlarının estiği sokaklara adım atmamıştı hiç… Bilmemişti toprağın çatlak faylarına sevgi harcı vurularak sapasağlam hatlar elde edileceğini.  Sevgi dedimdi ya; sevginin ne mene bir şey olduğunun farkında bile değildi. Lezzetsiz bir hayat, bir acı tat damağında… Hepsi buydu işte. Bütün bir ömre sığdırdığı şey buydu. Çektiği acı, bir şerbet kıvamında dökülürdü yüreğine ve yüreği düşerdi yıldızsız gecesine.

Hani bilseydi, bir tek kez olsun dileseydi, kirpiklerini kilitleyen kara zift çözülecekti ya! Yüreğine değecek bir el, kulağının pasını silecek bir sihirli ses, bir imdat dilenişi kadar yanında yanı başındaydı… Ümitlerinin gecesine yakın, hayaller köprüsünü gerçeğin ta kendisi kılacak olan o sapasağlam kulp görünecekti ya ayan beyan… Ona bağlıydı her şey, bu onun seçimi olacaktı… Bir tek an için çevirseydi bakışlarını sonsuzluğun sahibine… Bir tek an hakikatine dönmeyi dileseydi… O vakit, hutamenin kavurucu sıcağında erimeyecekti sükûtu hayale uğramış varlık masalı… Üzüm karası saçlarına düşen kırağı soldurmayacak, mecalsiz bırakmayacaktı gün ortasının en ışıltılı saatlerini… Renklerin armonisi kuşatacaktı o vakit zifiri anaforunu. Zümrüdü Anka’nın kanatlarında bulacaktı hakikatinin sırça köşkünü…

Dar sokakların metruk merdivenlerinden yalpalaya yalpalaya inerken gözleri aynı kızıl sarhoşluğa teslim olmuştu… Anlamsızlığında kaybolduğu zaman sarnıcı içinde tutunacak bir küçük dal bile aramamışken, o gece yüreğinin dipsiz kuyularında sessiz bir devinim belirmişti… Nicedir ağlamayı unutmuş gözlerine bir nem, yudumladığı zehrin uyuşturduğu diline ilk kez bir acılık gelip oturmuştu…

İnceden inceye yağmur yağıyordu… Damlalar birer birer sanki bedenini, bedeninin ta derinliklerinde bir başka bedeni harekete geçirmek istercesine tenine dokunuyordu… Üşüyordu!... Evet, üşüyordu! Uyuşmuş bedeni nicedir ilk kez titriyor ve gökten dolu hızında düşmeye başlayan damlalar canını acıtıyordu… Tasavvur edemediği bir sızı çöreklenmişti sadrının ortasına. Bu garip hâl, bu alışık olmadığı türden canlanışı duyularının… Hiç bir şey anlamıyordu. Algısı o kadar cılız düşmüştü ki, bütün dış etkenlere kapadığı dünyasına çöreklenen bu keskin korkuyu çözemiyordu.   

Ölüyor olmalıydı… Evet, evet! Olsa olsa bu bir ölüm hâli olabilirdi. İlk kez duyumsadığı türden bir şeydi çünkü… Yine çok içmişti işte, yine vücudu kendinden geçmişti ama bu geçiş başka bir geçişti… “Nihayet,” diye mırıldandı içinden, “nihayet bitiyor.”

Tedirgin adımlarını kâvileştirmek için çırpınmadı bile. O izbe köşede gözlerden uzak, o güne kadar nasıl sarhoş yaşadıysa, yine öyle sarhoş olarak ölecekti ya, daha ne isteyebilirdi. Kimsenin kapısına düşmemek, kimsenin yolunu kesmemek, kimseyi kendi varlığının sınırları içine hapsetmemek için boş vermemiş miydi her şeye? Körelmiş duygularının bu son canlanışı olmasa, ne kadar vurdum duymaz bir hayat yaşamış olacaktı... Ne diye cızık çıkarmıştı şimdi iç dünyasına kilitlediği onca çığlık… Çok zaman önce başını kesmemiş miydi, korkutup ürkütmemiş miydi bir daha açığa çıkmamaları için onları? Neyse ki baş etmek için çok fazla zaman harcaması gerekmeyecekti. Nasılsa gidiyordu… Bu kez ölüm kapısının kilidi hapsedecekti onları bir küçük mahzene, hem de bir daha hiç dirilmemecesine...

Çok geçmeden vücudundaki titreme şiddetlendi, bacaklarının son devinimi de tükendi… Sırt üstü düştüğünde yarı açık gözleri ilk kez sınırsız boşluğun açık mavi gözlerine çakılıp öylece kaldı… Dumanlar içindeydi şimdi… Yoğun; beyaz bir duman kütlesinin içinde kendi ekseni etrafında dönüp duruyor, üzerindeki şeffaf giysilerin ayırdına varmaya çalışırken gözleri yeniden kararıyordu… Acı çekmiyordu, hiç ama hiç acı çekmiyordu… Ölüm böyle bir şey olmalıydı...

Ne kadar kalmıştı o karanlığın içinde bilmiyordu… Derin sessizliğin içinden süzülerek gelen kuş sesleri kulaklarına tatlı bir melodi gibi yayıldığında, bu başka bir sarhoşluk olmalı diye düşündü… Tanımlayamadığı bir koku, sırtını dayadığı bir yumuşak zemin daha evvel hiç tatmadığı türden bir iç kıpırtısı getirmişti beraberinde… Ölmüş olmalıydı ama ölüm ona bu mükâfatları neden getirsindi ki? Hayatı boyunca mükâfat almasını gerektirecek bir hâl üzere olmamıştı… Hayal görüyor olmalıydı, olsa olsa bir hayaldi bu…

Açamadığı göz kapaklarını iyice kenetledi birbirine… İç sesiyle bedenine komutlar gönderiyordu… “Bu kadar hayal yeter” diyordu, “bu kadarı yeter.” Hangi dipsiz kuyuda isen uyan artık… Uyan da gör halini… Ne o korkuyor musun yoksa?” diyordu. Belki de hiç uyanmamalıydı ama gerçek ne kadar çirkin olsa da bir yalanın içinde olmaktan evlâydı ona göre. Nerede olduğunu bilmek istiyordu… Kendini hapsettiği çirkefin ona başkaca bir kapı açacak hâli yoktu ya… Elbet aynı kaynar kazanda kaynamaya devam edecekti.

Yavaşça aralamaya çalıştı gözlerini… Kirpikleri birbirine yapışmışcasına inatkârdı… Gölgeler görüyordu, silik soluk resimler beliriyordu etrafında… Bir keskin koku duyuyordu ciğerlerini yerinden söken… Kesik kesik tıkayan bir koku göğsünü… Alışık olmadığı türden muazzam bir kokuydu bu… Gölgeler netleşip gerçek hâlini alınca gördüklerine inanamadı. Olağanüstü güzellikte bir odada, bir sedirin üstünde yatıyordu. Hemen karşısındaki iki kanadı açık pencereden içeri sızan gün ışığı, gözlerinin gecesini bütün aleniyetiyle ele geçirmişti. Duvarlarda çok eski zamanlara ait olduğu hissini veren eşyalar asılıydı… Üzerinde gülden yapılma mumları olan gümüş şamdanlar, köşe başında üst üste ama özenle konulmuş birkaç baston, yeşil, sarı ve gülkurusu sarıkların bulunduğu bir askı, düzinelerce kitap, birbirinden farklı hat süslemelerinin bulunduğu tablolar odanın her karesine özenle yerleştirilmişti. Yerde seccade desenlerini andıran bir kilim vardı… Odanın hemen ortasındaki sehpa değişik renk ve büyüklükteki tespihlerle bezenmiş, geniş, pembe bir cam tabağın içine kurutulmuş gül yaprakları serpilmişti. Su yeşilini andıran duvarlar içeriye dolan güneş ışıklarının yansımasıyla ışıldıyordu…

Cennetten bir köşe olmalıydı burası… İyi ama burada ne işi vardı? Hayret dolu bakışlarını etrafta gezdirirken, bedeni ani bir çarpışmanın tesiriyle irkildi. Orada, o kapı dibindeki beyazlar içindeki adam da kimdi?... Billur bakışları bir zıpkın gibi delip geçmişti zihnini… Yüreği bir kapana kısılmış gibi ürperip titremişti. Heyecandan ne yapacağını ne diyeceğini bilemedi. O cennetten bir köşedeydi de karşısında duran bu şeffaf suret bir melek miydi?

“Ama bu nasıl olur?” diye iç geçirirken, “demek uyandın?” dedi beyazlar içindeki ay yüzlü adam... Tıpkı bir pamuk yığınını andırıyordu. Üflesen uçacak kadar yumuşak, bir bakışta insanın içini yakacak kadar sıcacık bir ateş denizi gibiydi.

Sarhoş, şaşkın bakışlarını gezdirdi bir süre yaşlı adamın üstünde…  Boğazında kilitlenmiş sözcük topunu harekete geçirmek için yutkundu…

“Ben…” dedi kısık bir sesle, “neredeyim? Siz? Siz kimsiniz?”

“Meraklanma evlât, emin yerdesin…”

“Ama ben… Ben sanmıştım ki…”

Yaşlı adam yaklaştı bir adımda genç adamın yattığı sedire, elinde tuttuğu bardağı dikkatle  dayadı ağzına, “hadi iç” dedi, “konuşmak için henüz erken… iç ve uyu…”

Neler olup bittiğini anlaması olanaksızdı ama bu adam, bu beyazlar içindeki adam ona tıpkı bir melek gibi görünmüştü. Ne dese itaat edecekti. Kalbindeki derin huzur, bu yattığı oda, karşısındaki bu güzellik imgesi adam, bütün bunlar boş şeyler değildi. Yeni bir düş gemisinin içindeydi belli ki. Uyanacağı ana kadar bunların tadını çıkarmak en iyisiydi… İçti, bir yudumda bitirdi bardağın içindeki gök mavisini andıran sıvıyı… Yaşlı adamın, “yavaş evlâdım, yavaş tıkanacaksın…” dediğini duymamıştı bile… Bir ferahlık, bir sekinnet hali yayılmıştı vücuduna… Kapamıştı gözlerini hiçbir şey düşünmeden… Orada öylece sonsuza kadar kalabilmeyi dilemişti sadece.

Günlerce uyumuştu, gecelerce arınıp gözlerinin karasından; sabahın kutlu sesini iç âleminde duymuştu… Ayağa kalktığında ne bir soru sordu, ne bir açıklama istedi etrafındakilerden… Sarhoş sessizdi… Yaşlı adam sessiz, etraftakiler sessiz. Nasırlaşmış kabukların etrafını gözleriyle oyar gibiydi yaşlı adam… Bakışlarıyla temizliyordu sanki çevresindekileri...

Zaman içinde bulunduğu yerin idrakine varmaya başlamıştı sarhoş. Bir şifahane olmalıydı burası… İnsanın yalnızca fizik bedenine değil, gönlüne şifa dağıtan bir şifahane… İnsanlar dur durak bilmeden çalışıyorlardı. Yetmez, ibadetin en güzeli orada yapılıyordu ve sanat icra ediliyordu bu muazzam kapıda… Dervişlerin âhı değiyordu aşkın devasa kubbesine… Neyzenin nefesi, ruhunun ayinesi gibiydi. Sesler yükseliyordu an be an, sesler dervişlerin gönlünden taşan aşk ateşinde yanıp tutuşuyordu.

Uyandığı günün ardından o da diğer dervişler gibi hiç durmadan çalışmaya koyulmuştu. Onlar gibi yaşayıp, onlara gibi olmaya çabalıyordu.   Gâh ayakkabı ökçesi tamir ediyor, gâh demir dövüyordu… “Ah” diyordu yüreği örse her vuruşunda… Ökçeye her dokunuşunda adeta yeniden diriliyordu… Hayy oluyordu sustukça… zifirî karanlığına ay doğuyordu…

Günler günleri kovaladı… Gün geçtikçe sarhoşun da yüzünde nûrâni bir kederin derin izleri hasıl oldu… İçini yakıp kavuran bir derdi vardı ve kendi kendine sorduğu soruların cevabını bir türlü bulamıyordu. Gözlerinin derinliğinde kaybolduğu, belki de çok önceleri kaybolan benliğini yeniden bulduğu hocasına da sormaktan imtina ediyordu. Utanıyordu… Utancından alev alev yanıyor ama yangınını söndürecek bir yudum su dilemiyordu…

Boynu büküktü… Dergâhın gizemli kapısında gözlerini açtığı ilk günden beri büküktü boynu… Hakk kapısında her geçen gün biraz daha eğiliyor, kendi hiçliğini gördükçe acıdan kederinden ölecek oluyordu. Bedbaht ettiği geçmişin içinde hangi an ola ki, onu bu dergâhın kapısına getirecek lutfa eriştirmişti? Arıyor ama bulamıyordu… Herkesin bir hikâyesi vardı ama hiç kimse onun kadar çirkefe saplanmış olamazdı. İsyan bayrağını eline aldığı günden beri, bir günden bir güne ayık gezmemişti. Aklını, iradesini, bedenini kendi elleriyle şeytana teslim etmişti. Anacığını onca ağlatmışken, babasının Allah’tan dilediği gibi hayırlı bir evlât olamamışken, onu bu kapıya getiren şey ne olabilirdi? Kendini bildi bileli karmaşık bir hayatın içinde bir aldanışın kurbanı olmuştu. Başkaldırmıştı ailesine, babasının sahip olduğu ne varsa hiç etmişti içine girdiği karanlık hayat sebebiyle… çekip gitmişti sonra… Ardına bile bakmadan çirkefin içine dalıvermişti… Dolu şiddetinde yağan yağmurun tenini acıttığı o son güne kadar da böyle bir hayatın içinde olmuştu… Ya şimdi? Bütün bu yaşadıkları, bütün bunlar neyin nesiydi? Bir bedel, bir bedel olmalıydı muhakkak. Onca gözyaşı döktürmüşken, onca kötülük yapmışken ailesine, şimdi bu af kapısında ne arıyordu? Neydi onu bu kapıya getiren şey? Allah neye karşılık lutfetmişti ki ona mağfiretini?

Artık taşıyamayacaktı bu yükü… Yıllarca taş taşısa sırtında, ölse uğruna bir değil binler kere, kan damlasa bedeninden an be an, canını verse şimdi canını acıttıklarının uğruna, bu tövbe kapısında yaşadıklarının tek bir anına bile bedel olamazdı ya, nasıl olmuştu?. Gözyaşları sessiz sessiz damlarken seccadesine, utancının yanardağlarından lavlar akıtıyordu. Allah dostlarının işine akıl sır ermezdi ya, hocasına da gün gibi aşikâr olmuştu sarhoşun iç yangını…

Namazın ardından bütün talebeler görevleri başına çekilirken, “Hüseyin!” dedi Hikmet dede, “Sen bekle evlâdım…”

Yanakları al al oldu, dili damağına yapıştı Hüseyin’in… Hüseyin, Hikmet dedenin ona verdiği addı. Hiç sormamıştı ona kim olduğunu Hikmet dede, Hüseyin deyivermişti ya il günden, sarhoşun başka bir isim söylemeye ne dili varmıştı ne de gönlü… Öyle ya o bu kapıda kabuğundan tümüyle soyunuyordu… Geçmişte yaşadıklarını da, adını da, utançlarını da bu dergâhın berrak duvarları arasında yıkamak, arınmak, durulmak istiyordu…

Gayrı Hüseyin’di o… Geçmişte her kim olursa olsun, Hüseyin’di şimdi. Hikmet dede sevgiyle nazar etti Hüseyin’e… Gözleri ak kandiller gibi ışıldıyordu. Görenler iki yanağında güller açmış sanırdı.

“De bakalım evlât,” dedi, “nicedir içini kemiren şey nedir senin?”

Hüseyin şaşırdı, eli ayağına karıştı…
“Efendim!” dedi kısık bir sesle, “Ben…”Sözcükler boğazında düğümlenmiş, yüreğinden kaynar sular boşalırcasına ter içinde kalmıştı…

“Ben” dedi nihayetinde, “Ben bir miskin sarhoş idim. Hayatım boyunca zülmânî kapılardan başka kapı bilmedim. Nasıl oldu da bu nur kapısına, Hakk’ın dergâhına kabul edildim bilmiyorum. Ben bunu hiç hak etmediğim halde, onca günah içinde yüzerken, nasıl oldu da bu tövbe kapısına getirildim… Şaşkınım, çok şaşkınım… Ölmek üzere olduğumu sandığım bir anda gözlerimi bu kapıda açtım… Allah merhametlilerin en merhametlisidir, siz hep böyle söylersiniz. Ama yine siz söylersiniz ki, Allah’ın rahmeti dileyenler içindir. Oysa ben… Ben hiçbir vakit…”

Hüseyin hıçkırıklara boğulmuştu, sözlerinin devamını getiremedi… Hikmet dede, nûrâni bakışlarıyla sarmıştı Hüseyin’i, sevgiyle nazar ediyordu ona, tebessümle ışıldıyordu yüzü…

“Ağla evlâdım! Ağla…” dedi, “Allah için akıtılan gözyaşının kıymetini anlatmaya kelimeler kifayet etmez. Sıkıntına gelince, bilesin ki Allah’ın rahmeti elbette dileyenlerin üzerinedir! Eğer sen dilememiş olsaydın bu kapıdan içeri girmek bir yana, yanından dahi geçemezdin.”

Soran gözlerle baktı Hüseyin hocasına… Ama ben hiç dilemedim ki dercesine umutsuz bir bakıştı bu…

Hikmet dede, aksine tebessüm dolu emin gözlerle bakıyordu Hüseyin’e…

“Hiçbir an yoktur ki Allah katında ya bir mükâfat ya da bir kayıp söz konusu olmasın…” diye devam etti sözlerine, “her yaptığımızın karşılığı bir kıl kadar haksızlık yapılmaksızın bize verilecektir ey oğul… Sen çoktan unutmuşsun o anı ama Allah hiçbir şeyi unutmadığı gibi senin o bir anlık dileğini de unutmadı… Allah abesle iştigal etmez oğul, onun sözünde hulf olmaz… O diyorsa ki: ‘Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu mutlaka Kendime ulaştırırım’ bilesin ki mutlaka ulaştıracaktır, bunun istisnası dahi olamaz.”

Hüseyin geçmişin utancıyla kıvranıyordu…

“Sorun da bu ya” dedi,  “Ben hiç ondan yardım istemedim ki…”

“Yaa evlât! Sen hatırlamıyorsun bile ama O, Allah… Hepimizin sahibi… Her ânımızdan haberdar olan Allah. Şimdi iyice bir düşün bakalım… Kendinden geçtiğin bir gece değil miydi gene, her zamanki gibi bir köşede sızmış kalmıştın… Sabah uyandığında kendini gözlerden uzak bir köşede bir türbenin dibinde buluvermiştin… Hemen oracıkta, Allah’ın nurlarının yeryüzüne indiği o seher vaktinde gönlünden bir anlık bir şey geçirmiştin.”

Hüseyin hummalı bir ateşe yakalanmışcasına titredi, göz pınarları gevşedi gevşedi… Hıçkırıklara boğulmuş ağlıyordu… Çocuklar gibi,  âşıklar gibi, can evinden vurulmuşcasına ağlıyordu…

“Ama” dedi “o… sadece bir anlık bir şeydi… Bilmiyorum ne olduğunu… Belki bir özenti, bir anlık sükûnet arzusu… Ben o anda sadece o türbede yatan zat gibi olabilsem diye geçirmiştim içimden… Onun gibi bir hayat yaşayabilsem keşke demiştim. Beni de onun gibi yaşatsan, demiştim… Başkaca hiç, hiçbir şey düşünmemiştim… Sonra gene kaldığım yerden, aynı batağın içinde yaşamaya devam etim…”
Hikmet dede, hikmet dolu bir ifadeyle baktı Hüseyin’e… Hüseyin o an idrakine vardı olan bitenin…

“İşte o bir tek an evlât.  O bir tek anlık talebindir seni dost kılan şey Allah’a… Nerede, hangi şartların içinde olursa olsun, kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah’ın tayin ettiği gün muhakkak gelecektir… O bir anlık dileğinin seni ulaştırdığı kapı, seni Allah’a ulaştıracak olan kapıdır.”

Son kez soran bakışlarını çevirdi Hüseyin hocasına… Gözleri, yüreğinden taşan alev oklarından yanmışcasına kederliydi…

“Peki ya buraya nasıl geldim?”

“O da bizim sırrımız evlât. Benzemek istediğin zat, bir büyük Nakşi şeyhi idi, aynı zaman da bizim de mürşidimizdi. Hâlinden haberdar edildi isek, onun himmetiyledir. Bu kadarını bilmek yetişir sana. Artık neden aramayı bırakmalısın… Şeytanın seni meşgul etmesine müsaade etme ki; yol uzun ve meşakkatlidir evlât. Yol çetin, yol çile yolu… Hizmeti zikrine katık eyleyesin, sâlih amelle varasın Sevgiline bundan gayrı… Geçmişin mi? O senin kurtuluş senedindir unutmayasın… Tövbe ettiğin gün, seyyiatini hasenata tebdil eyleyen Allah’a şükretmekle geçir ömrünü bundan böyle… Tasalanma, tek tasan Hakk rızası olsun…”

Hüseyin aşk ile kapandı secdeye bir kez daha, bu kez daha bir yanarak, hayranlığın demlerinde el açarak eğildi Yaradan’ına…

“Affet” dedi, “ey Sevgilim! Medet et ki sensizliğe akıttığım her an için tövbe ateşleri yakayım derûnumda… Sensizliğin zulmet bataklığında çürüttüğüm her dakikam için affet beni Sevgilim… Sen ki rahmetinden ümit kesilmeyensin. Sen ki benim gibi bir sarhoşu zulmet bataklığından Hakk yola çevirensin… Gayrı yansın aşkının ateşiyle cümle âlem… Öyle yansın ki Hüseyin’in, yandıkça başı kesik bir mum gibi aşkının ateşinde her dem erisin…”


MEHTAP ABDİ


Tür : Diğer Tarih : 13.05.2011
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
Üye Girişi
e-posta
Parola
Beni hatırla
 
Araçlar
       
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this