Mehtap Abdi, Bir yürek mesafesi

Kına

share on facebook  tweet  share on google  print  

Kına

"Aşka Bir Adım Kala" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar
Kına Rayların üzerinden yalpalayarak ilerleyen tren istasyona yanaştığında, balkon penceresinden ufkun koyu kızıllığına dikmişti gözlerini. Her gün aynı saatte aynı devinime tanık oluyordu. Gelen 19.45 treniydi; yorgun ve telâşlı çehrelerden oluşan yükünü boşaltıyordu.  

Kasabanın tepe noktasındaki evinden rahatça gözlemleyebildiği bu daimî hareketlilik, yüreğinin suskunluğuyla derin bir tezat oluştururken, gökyüzü kasvet dolu gözleriyle adeta iç dünyasındaki karmaşayı ele veriyordu. Küskündü bir süredir… Neye elini atsa kara bir taşa dönüşüyordu sanki. Renksiz, duygusuz, lezzetsiz bir hâl almıştı düşünceleri… Zihni öylesine yorgundu ve bedbinliği yüzüne öylesine yansımıştı ki, kara tren rayların üzerinde her salınışında, “keşke” diyordu, keşke kaçıp gidebileceğim bir yer olsa… Keşke şu kara tren beni bütün sıkıntılarımdan uzaklaştırsa…”

Yüreğine duru bir su damlamayalı ne kadar zaman geçtiğini kendisi de bilmiyordu. Zehir zemberek oklar yağıyordu göğsüne zihninin dehlizlerinden… Başına gelenlerin sorumlusu kendisi miydi? Peki ya her şey bu kadar ters gitmek zorunda mıydı? Bunca zaman acıyla öğütülmüş unlar sermişti ocağının üstüne… Bir günden bir güne içini serinletecek gün görmemişti… Kapının eşiğine rahat adım atmayalı kaç mevsim devşirmişti kim bilir? Biteceği yoktu bu fırtınalı gecelerin, ocağına düşen buz külçelerinin eriyeceği yoktu bir vakit daha…

Düşündükçe dev bir yalnızlık bulutu düşüyordu ufkun giderek bulanıklaşan koynundan göğsünün derinliklerine… Yalnızlığının damlalarını sıksa elleriyle, yeryüzü sele karışır gider diye korkuyordu… Körelmişti, incinmiş, ümitsizleşmişti bir zamandır. Oraya buraya koşturup derdine derman aramaktan bîtap düşmüştü.  Çoktandır buzdan kaldırımlar arasında çırılçıplak kalmışcasına üşüyor, titriyordu…

Unutulmuş muydu? Terk etmiş olabilir miydi onu sevdiği? Neden bu kadar yalnız bırakmıştı ki, bunca acıyla başa çıkamadığını görmüyor muydu? Ne bekliyordu, daha ne istiyordu gelip ellerini ısıtmak için?

Tren, kasabadaki yükünü boşaltıp Demirağa istasyonuna doğru gözden uzaklaşırken, özgürlüğü yeni adım atmışcasına sağa sola koşturan insanlara baktı, baktı… Acaba onların da kederleri var mıydı? Onlar da ağıtlar yakıp, dert öğütüyorlar mıydı gün be gün? Yalnız mıydılar acaba? Sevenleri; ellerinden tutan birleri var mıydı? Danışabilecekleri bir büyükleri vardı belki de onların. Yürekleri köz gibi odun ateşlediğinde akıl alacakları bir yakınları, bir yol gösterenleri vardı besbelli. Yoksa nasıl ayakta dururdu insan? Nasıl kaldırırdı bunca sıkıntıyı?

Az evvel bin bir güçlükle uyuttuğu oğlunun feryatları yüreğini nasıl da burkuvermişti. Hangi ana dayanabilirdi ki buna? Yavrucak acıyla inliyor, uyumak istese de ağrıdan uyuyamıyordu. Bunca zamandır bir deva bulamamıştı evlâdının derdine, ağrılarını dindirmeye muktedir olamamıştı. Herkes gibi rahatça yürümek istiyordu çocuk, okula gitmek istiyordu. Ama tek ayağı üstüne hoplaya hoplaya yürüyebiliyordu ancak.  Bir yıl boyunca gidememişti okula. Onca tedavi sonuçsuz kalmıştı. Şimdi de pek umutlu değildi ya, düşündükçe analık duygusunun iç yakan acziyetine boğun eğiyordu. Tek, evlâdı iyileşseydi de kendi hasta olsa razıydı. Yıllarca kocasının derdine derman aramış, acılarına ortaklık etmiş, kanlı gözyaşları döküp, çaresizliğin en dipsiz dehlizlerine düşüvermişti.

Neredeyse yedi yıl olacaktı kocasını toprağa vereli. Daha onun acısıyla baş edemezken, oğlu hastalanıvermişti. Doktorlar bir çözüm bulamamışlardı hastalığa. Ayakları şişiyordu yavrucağın, yürümesi mümkün olmuyor, ağrıdan inim inim inliyordu. İlaçlardan, yüzü aşkın iğneden bir fayda görmemişti. Yaptıkları araştırmalar bir sonuç vermiyordu.

Bu yaşta bunca yükün altına girmek kolay iş değildi. Kocasının acısı yetmezmiş gibi evlâdının acısı sarmıştı yüreğini bir kara duman gibi. Yorgunluğunu, bedenine yüreğinin şefkat kutucuklarından damlar akıtarak bastırabiliyordu…  Sarı iri dalgalı saçlarının arasında birer gümüş tel gibi parlayan beyazların sayısı artmıştı son günlerde. Göz çukurları belirginleşmiş, koyu kahverengi gözlerini bir matem havası bürümüştü. Alnından, yaşadığı derin hayal kırıklıklarının acı izleri okunuyordu.

Akşam serinliği evinin balkonunu yalayıp geçtiğinde ürperdiğini hissetti. Oğlunun uyanmaması için sessizce araladı balkon kapısını, yavaş adımlarla süzüldü içeri… Yatağında uyuyan yavrusunun bir meleği andıran yüzüne baktı merhametle… Ne kadar da masumdu; sevgiye, merhamete, mutluluğa ne kadar da muhtaçtı yavrucak… İçinden onu kucaklayıp koklama isteği duydu ama yapamadı. Uyanmasına gönlü razı olmazdı. Uykusunun arasında bile ağrıdan sıçrayıp ağlamaya başlıyordu çocuk… Maazallah bir uyanırsa sabahı sabah ederlerdi.

Odanın lambasını yakmadan karanlıkta oturdu bir süre. Sessizlik giderek büyüyor, gece bütün kozlarını oynarcasına, yalnızlığını ve korkusunu artırıyordu. Az sonra karanlık duvarların üzerine geldiğini duyumsadı. Sanki dev duvarlar onu içine alıp yutmak istercesine düşmanlaşıyor; etrafta kötü bir kokunun varlığını sezinliyordu…

Oğlunun yattığı kanepenin karşısındaki vitrinin kırık camından, çizgi halinde sızan parıltı gözlerini aldı. İçi daraldı, ani bir öksürük kriziyle boğazı tırmalandı.  Engel olmaya çalışsa da ciğerleri paralanırcasına hırıltılar çıkarmaktan alamadı kendini…

Bir koşu banyoya atladı, musluktan su alıp ağzını çalkaladı. Yüzüne gözüne ardı ardına çaldı soğuk suyu… Suyu yüzüne çarptıkça gözlerinden boncuk tanesi yaşlar dökülüyordu… Günlerdir içinde biriken kasvet bulutu dağılıyordu nihayet… Kalbinin pası aralanıyordu ağladıkça…

Dakikalar sonra aynadaki solgun ve bedbaht yüzle göz göze geldi. Ayna, içindeki beni bir anda çıkarıp fırlattı önüne. Aylardır yüreğini saran kasvetin gerçek nedeni, somut bir cisme dönüşerek oyuyordu içini. Ne kadar uzun zaman olmuştu O’na el açmayalı, ılık gözyaşları seccadeleri ıslatmayalı kaç yorgun gün batımına uzanmış, kaç soluk güne göz aralamıştı.

Yüzünü bir minyatür haritaya çeviren derin çizgilere baktı kaldı bir mühlet. Vaktiyle bu benizden çiçek rayihaları yükselir, teninde baharı kıskandıracak bir canlılık hâsıl olurdu. Aynadaki aksine bakmaya korkuyordu şimdi, karşısına dikiliveren çirkin heykel hayret uyandırmıştı zihninde. Bu karaltı, bu dalga dalga olan donuk çehre ona ait olabilir miydi? O eski ışıltısını yok eden acımasız darbeleri kim atmıştı yüzüne böyle?...

Çok geçmedi hıçkırıkları boğazından koşar adım dışarı fırladığında. Artık tutamıyordu kendisini. Eline, yüzüne, bütün vücuduna su serpiyor, sudaki duruluğun çehresini ve yüreğini aydınlatmasını istercesine mütemadiyen vuruyordu tenine…

Tek ayağının üzerine hoplaya hoplaya banyoya gelerek, “Anne,”  dedi göz bebekleri korkuyla büyümüş olan on iki yaşındaki oğlu Emre, “Ne oldu, neden ağlıyorsun anneciğim?”

Genç kadın o anki ürkünçlüğünü gizlemek istercesine bastı oğlunu bağrına, “hiç yavrum dedi, “hiçbir şey olmadı… Ben sadece…”

Boğuk boğuk çıkıyordu sesi, kelimelerin karmaşası havadaki görünmez baloncukların gizemine karışıyor anlamlaşmasını zorlaştırıyordu. Ne söylemeye çalıştığını kendisi dahi bilmiyordu. Ama Emre zeki bir çocuktu. Annesinin yaşadığı sıkıntı, onun masum yüreğine bir ince sızı olup düşmüştü. “Üzülme anne” dedi kendinden emin bir tavır takınarak, “ben iyileşeceğim. Hem bak bu akşam ayağım ağrımıyor da. Uyumak iyi gelmiş olmalı. Şişlik de birazcık inmiş sanki.”

Genç kadın, buğulu gözlerindeki yaşları gizlemeye çalışmadan sarıldı bu kez oğlunun ince boynuna. Buğday rengi tenine kocaman bir öpücük kondurdu, sarı kıvırcık saçlarını okşadı sevgiyle. Bir sığınacak limandı sanki o an için oğlu, koca bir dağ gibi omuz vermişti anacığına. “Ben iyileşeceğim anne.” diye teminat vermişti.

“Oğlum” dedi, “ben onun için ağlamıyorum ki, elbette iyileşeceksin sen… Hem de çarçabuk iyileşeceksin. Ben sadece biraz yalnızlık hissettim bu gece…

“Neden anne? Neden yalnız hissediyorsun kendini? Ben varım ya! Ben seni hiç yalnız bırakmayacağım, bak göreceksin… Hep yanında olacağım senin.”

“Biliyorum oğlum, elbette bırakmayacaksın. Benim demek istediğim…”

Genç kadın nemli gözlerini elindeki havluyla kuruladı, derin bir nefes aldı. Ardından hâkimin önünde suçunu itiraf eden bir sanık hüviyetine bürünerek, “ben” dedi “bir süredir Onu küskünüm.”

“O mu?”

“Evet o…”

“Kim o anne?”

“Sevgilimiz oğlum. Bütün bu kâinatın sevgilisi… Beni yalnız bıraktı bir süredir, unuttu; korumasız, çaresiz bıraktı. Sanırım yüreğim ona küskün…”

“Ama anne? Hiç öyle şey olur mu? Allah hiçbir zaman hiç kimseyi unutmaz ki… O hep bizimle… Ben O’nu içimde hissediyorum…”

“Sahi mi? Sahi hissediyor musun içinde?”

“Elbette anne, bak kalbime dokununca hep O’nun ismini duyuyorum. Hadi sen de dokun.”

Emre annesinin elini alıp kalbinin üzerine götürdü, “Duydun mu?” dedi yüzünde koca bir gülümsemeyle…

“Bak iki hece, bir kalp atışı… Allah, Allah, Allah… Duydun mu anne? Bak kalbim “Allah” diyor benim. Seninki de Allah diyor, bütün insanların kalbi Allah diyor. O bize kalbimiz kadar yakın işte. Burada, içimizde O bizim. Bizi nasıl terk eder ki? Bu mümkün değil… Sanırım unutan biziz anne. Biz O’nun kalbimizde olduğunu unutuyoruz öyle değil mi?

Genç kadın şaşkındı, unutulmuşluğuna hayıflanırken, asıl unutanın kendisi olduğunu görmek canını yakmıştı. Çektiği onca ıstıraba rağmen evlâdı Allah’ı kalbinde aramayı akıl ediyordu da ona ne oluyordu? O neden yüreğinde aynı ahengi yakalayamıyordu? Sıkıntıları veren, onun çözümünü vermeye de muktedir değil miydi? Neden yardım istemiyordu, neden ayrı düşmüştü O’ndan bu denli? İçine düştüğü derin kuyunun karanlığı mı kör etmişti gözlerini? Ne olmuştu ona böyle? Bir zamanlar yâr diye sarıldığı, dost diye bildiği sevgilisiyle arasına giren şey ne olabilirdi? İçten içe, yaşattığı acılar yüzünden ondan yüz çevirmiş olabilir miydi?

Yüzüne sert bir tokat yemişcesine irkildi…

“Aman Allah’ım dedi, “Aman Allah’ım! Ne büyük bir yanılgıya düşmüşüm ben…”

Oğlunun sözleri, gözlerinin önüne aylar öncesi çekilen kara perdeyi çekip çıkarmıştı sanki… Bir yanılgı, bir buhran içine düştüğünü ayan beyan görüyordu şimdi. Başka birine ihtiyaçları yoktu ki, yalnız değillerdi, hiçbir zaman da yalnız kalmayacaklardı, kalplerine iyi baktıkları sürece O hep orada, onlarla birlikteydi… Dilese, ardı ardına açılırdı kapılar, dilese dertlerinin içinde gizlediği devayı sererdi gözlerinin önüne…

Yeni bir uyanıştı bu, sabaha… Gecenin sırlı ellerine terk edişti kendini… Bir hiçlik dalgasına doğru kulaç atmak, varken yok olmak, yoklukta yeniden dirilmekti bu dilek… Gürül gürül rahmete gark olmaktı gök kubbenin gizemli ellerinden… İlâhi hekimin elinden ölümsüzlük iksirini içmek demekti… Âşık olmaktı her sonbahar yeniden… Kışın bembeyaz örtüsünde aramaktı sâfiyetini aşkın… Baharda açan çiçeklerin kokularıyla sarhoş olmaktı bu dilek, yana yana küle dönmek, kül iken yangınlara düşmekti yeniden…

O gece daha önce hiç olmadığı kadar huşûyla aldı abdestini, beyaz örtüsünü özenle örttü başına… Bütün mahcubiyetini kuşanarak, vecd ile vardı sevgilisinin huzuruna. Uzun zaman sonra ilk kez onun için akıyordu gözyaşları, seccadesi yüreğinden düşen hasret  damlalarıyla ıslanıyordu.

“Bir ses, bir soluk ver Allah’ım” dedi huşû içinde, “bir işaret ver mahzun gönlüme… Yanımda olduğunu hissettir bana yeniden. Affet, affet bencilliğimi, gafletimi affet Allah’ım. Sana doğrulttum yönümü yeniden, bir kez daha aldanmamak üzere Sana açtım ellerimi. Çaldığım bütün kapılar kapandı yüzüme. Denediğim bütün merhemler daha da azdırdı yaramı. Şimdi bu yalnız, bu köhne, bu kaskatı olmuş yüreğim Seni diler yalnızca… Saplandığı karanlık dehlizlerden Sana doğru koşmak ister… Yalvarırım duy sesimi… Bir ip uzat bana ilâhî huzurundan… Dualarıma karşılık ver. Sana varan yollara götür beni. Beni sensiz koymayacağına, her daim yanımda olacağına dair bir müjde gönder bana…”

Gün ışıyana kadar akıttı puslu gözyaşlarını. Yalvardı, ağladı, niyazlarda bulundu… Yüreğinin kiri akıp gitti boşluğa…
 
Sabah ezanları minarelerden bir nazlı davet olup düşerken seven gönüllere, Emre asude bir uykunun kollarından uyanmış, gördüğü manzara karşısında gözleri yuvalarından çıkacakmışcasına irileşmişti.
“Anne, anneee…” diye haykırdı var gücüyle…

Genç kadın, ışıklarla gölgelenmiş yüzünü çevirdi oğlunun olduğu yöne…

“Ne oldu yavrum?” dedi, “ağrın mı başladı yine?”

Heyecan içinde doğruldu Emre yatağından. Sesi titrek, avuçları terden sırılsıklamdı…

“Anne” dedi, “anne ellerime bak...”

Genç kadın telâş içindeki oğlunun yanına geldi, çarçabuk araladı avuçlarını. Gözleri bir anda görülmemiş bir ışıkla ışıldadı, yüreğinde nûranî bir huzurun varlığını duyumsadı.

“Anne!” dedi Emre korku dolu bakışlarını annesinin ışıltılı gözlerine dayayarak, “Bak avuçlarımda kına var. Sen mi yaktın, söylesene avuçlarıma kınayı sen mi yaktın anne? ”

Genç kadının kalbi bedenine yayılan cezbenin haşyetiyle titredi, derinlerinde yeşeren bahar dalının muştusu ay gibi doğdu gönül gecesine… Çehresine düşen ışıltı odayı bir kandil gibi aydınlattı.

Ve gülümsedi ardından… Sevgiyle bakarak oğluna, “melekler yakmış kınanı oğlum dedi, “melekler bu gece ziyaretine gelmiş senin…”

İki ayrı bedende bir kalp oldular o dakikada… Gözyaşları iri boncuk tanesi gibi akarken gözlerinden, Yaradan’a duydukları hayranlık tazelendi can damarlarında… Ezelden ebede yâr olanın, zamanda da, zamandan öte de var olanın varlığıyla nurlandı gönülleri…  Bir küçük dokunuş sardı sarmaladı iki yaralı yüreği bir İlâhî müjde gibi…

Aşk girmişti bir kez daha bir dilekle açılan kapıdan içeri… Bir çığlık düşmüştü kalp iklimlerinden maveraya… İlmek ilkem dokunmuştu göklerde arayışın nazlı örtüsü… Soluk almak, gayrı aşka doğruydu… Aşk, bir dilek yolculuğunda bütün gönüllerde öbek öbek açmayı bekliyordu…

MEHTAP ABDİ


Tür : Diğer Tarih : 13.05.2011
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
Üye Girişi
e-posta
Parola
Beni hatırla
 
Araçlar
       
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this