Mehtap Abdi, Bir yürek mesafesi

Gitti, ölüme gider gibi sessiz

Anasayfa » Aşka Bir Adım Kala » Gitti, ölüme gider gibi sessiz
share on facebook  tweet  share on google  print  

Gitti, ölüme gider gibi sessiz

"Aşka Bir Adım Kala" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar
Gitti, Bahçe içindeki evin açık penceresinden seyrediyordu doğanın muazzam dönüşümünü. Ufkun sarhoş eden maviliği, derinlerinden kopup gelen iri kar taneleri ile görünmez olmuş, kalbi gibi dış dünyası da beyaz örtüsüne kavuşmuştu nihayet. Evinin dört bir yanını ve bahçesini kaplayan kar, üstü üste yığılmış dantel yumaklarını andırırken, yıllar sonra kendi kalbindeki mucizevî dönüşün başladığı yere, baba ocağına çevirdi baharı andıran ılık düşüncelerini...

Tek katlı evin özenle döşenmiş salonunda biraya gelen kuzenler bakışlarını, yeşilin bin bir tonunu barındıran kenti kıskandıracak güzellikteki gözlerine çevirmiş, “Vazgeç.” diyorlardı ona... “Vazgeç, sana göre biri değil o.”

Petrol yeşilini andıran iri gözlerinde bir etkileşim ya da tepki sezinlemek oldukça güçtü. Sessiz sedasız dinlemekle yetiniyordu kuzenlerinin yakarış dolu sözlerini. Bu kaçıncı seremoniydi düşüncelerini değiştirmeye yönelik kendisi de bilmiyordu. Hiç kimsenin rızası yoktu bu işe. Ama onu incitmeden vazgeçmesi için uğraş verecek kadar yüce gönüllü davranmıştı herkes, sevdasına hürmeten. Anne ve babası, halaları az dil dökmemişlerdi. Şimdi sıra kuzenlerindeydi... Her şey tatlılıkla bitsin istiyordu aile. Yüreğinde şüpheye yer kalmadan, kendi isteğiyle vazgeçsin. Aklını bir an olsun devreye sokmayı başarabilse, hallolacaktı ya bütün mesele... Genç kızın, mantığı çoktan teslim olmuştu duygularının o yıkıcı esaretine... İpek kanatları çoktan uçmayı göze almıştı baba ocağından. Şimdi tepkisiz ve suskun dinliyordu, ona gerçekleri anlatmaya çalışan yakınlarını...

O kadar suskundu ki, kuzenleri ürküyordu bu halinden. İçten içe bir şeyler planladığından emindiler. Her biri onu bu amansız sürüklenişin pençesinden kurtarmak için çırpınsa da çabaları olumlu bir sonuç vermeyecekti. Odanın açık penceresinden içeri sızan gün ışığı, kalplerinden dökülen sevgi sözcükleriyle doyumsuz bir ahenk oluştururken, ipek saçları omuzlarına dökülen genç kızın siluetiydi sadece karşılarında duran. Ruhu çoktan düşlerinin masalsı yolculuğuna uçup gitmişti. Tepkisiz oluşuna sebep de bu olmalıydı. Gerçek ne kadar acı olursa olsun, aile büyüklerinin ve kuzenlerinin söyledikleri ne kadar doğru olursa olsun, o, kendi gerçeğini yaşayacaktı. Ödemesi gereken bir bedel varsa da ödeyecekti bu uğurda ama o dakikalarda bunu düşünecek durumda değildi. Öyle kusursuz bir dünya yaratmıştı ki düşlerinde, başka türlü olması imkânsızdı. Aşkın gözü kör eden rüzgârına kapılmış savruluyordu bir yaprak gibi. Ne deseler boştu... Rüzgâr nereye savurursa o yöne gidecekti. Özgürlüğüne, sevdasına koşmak istiyordu; ölümüne bir esarete yakalanacağından habersiz.

Fayda vermedi sevenlerinin çabası. Göz göre göre, ne olduğunu bile bile attı kendini deva bulmaz bir aşk yangının tam ortasına. Kuzenlerinin yalvaran sözleri, ancak bir gece tutabilmişti onu baba ocağında. Ertesi gün evde bulunamadı... Gitmişti... Düşlerine, sevdasına, özgürlüğüne çırpmıştı ipek kanatlarını... Kasabanın en güzel kızıydı o... Yüzü gibi bahtı da güzel olsun istemişti ailesi ama olmamıştı. Gidişinin ardından bir ölüm sessizliğine büründü ortalık. Herkes biliyordu ki, bir yok oluşun pençesine, bir acımasızın tuzağına düşmüştü hayatın aldatıcı çehresinin farkında olmayan o gül yüzlü, güneş gözlü kız.

Ailesinde büyük üzüntü yaratmıştı genç kızın o dağ zebanisine kaçıp gitmesi. Bu kadar güzel bir kız nesine kapılmıştı bu haydut kılıklı adamın. Onca vukuatı olan, herkesin yaka silktiği bir eşkıyaya nasıl gönül verebilmişti? O kendini bilmez dağ zebanisi, ne yapmıştı da çalmıştı güzelim kızın kalbini? Öfke biriktiriyordu bu düşünceler genç kızı seven herkesin kalbinde. Bir o adam sevmemeliydi onu, bir o tutmamalıydı ellerini. Bir zalimin elinde ne yapar, ne ederdi şimdi körpecik kız? 

Ağladı, sızladı, sonunda kızı için dua etmekten başka bir çare olmadığını anladı anası... Baba, içinin acısını sakladı kalbinin derinlerinde. Özene bezene yetiştirdiği, üzerine titrediği güzel kızı, düştüğü tuzağın farkına varamayarak, alışık olmadığı bir diyarda, alışık olmadığı bir esarete düşüvermişti. Az çırpınmamıştı adamcağız, ne yapsındı şimdi? Herkes kendi özgür iradesiyle verdiği kararların sonucunda bir yaşam sürebilirdi ancak. Kadere dur demek haddi değildi, yazık ki değiştirememişti de kızının düşüncelerini. Onu o vahşi insanların elinden kurtarmak da mümkün değildi artık. “İnşaallah korktuğum başıma gelmez. İnşaallah yanılan ben olurum.” diye iç geçiriyor, ve kızına kırgın olsa da onun için dua etmekten vazgeçmiyordu.
    
Dağ başında iki katlı, taş ve kalın tahtalardan yapılmış derme çatma bir ev... Ortalıkta kükreyen haydut kılıklı beş erkek kardeş, asık suratlı bir kayınvalide, dediğim dedik bir kayınpeder ve düşlerindeki haline hiç benzemeyen bir eş ele geçirmişti pamuktan kalbini. Ne özgürce dışarı çıkabilecekti, ne de alışık olduğu gibi bir yaşam sürebilecekti. Onun özgürlüğü bu dağ başında, ahırla ev arasında, karanlık bakışlı insanların iki dudağının arasındaydı artık. Onlar ne derse onu yapacak, hangi işe koşulmuşsa o işi görecek, durmadan dinlenmeden çalışacak; yetmezmiş gibi kapalı kapılar ardında işkence görecekti.

Zehirli bir ok saplanmıştı içine, kendini bu dağ başında medeniyetten uzak yaşayan vahşi insanların arasında bulduğu andan beri. Hata etmiş olduğunu anlaması, geri dönüşü mümkün olmayan bir deneyimden geçmesiyle mümkün olmuştu yazık ki. Ailesinin yakarış dolu sözlerini düşünmeden edemiyordu şimdi... Başına gelenlerin tek sorumlusu kendisiydi. Apaçık bir oyundu bu ve gözlerini gerçeklere kapamakla kendi hazin sonunu hazırlamıştı. Buradan kaçması da mümkün değildi, baba ocağından kaçtığı gibi. O dağ zebanileri bir anda seriverirlerdi onu yere cansız bir beden olarak.

Korkuyordu... Düştüğü bu amansız tuzağın içinde kendi hazin sonunu görebiliyordu. Narin elleri, bu vahşi ormanda hizmet görecek niteliğe erişmemişti. Kocası, hiç de kalbini çalan o yumuşak kalpli adama benzemiyordu. Nasıl bu kadar kör olabilmişti ki? Kendi kaderini kendi aptallığına kurban etmiş olmasını hazmedemiyordu. Keşke dinleseydi büyüklerini, kuzenlerine güvenseydi. Neydi onu bu dağ başına alıp getiren bilmiyordu. Bir daha hiç bulamayacağını sandığı bir duygunun peşine takılıp gelmiş olduğunu düşündü. İçindeki boşluğu doldurma arzusundan başka bir şey değildi belki de yaptığı. Oysa onu çok seven, imkânları ölçüsünde ondan hiç bir şeyi esirgemeyen bir ailesi vardı. Evin en küçüğü olduğu için de ilgi hep onun üzerinde yoğunlaşırdı. Sevgisiz bir çocukluk da yaşamış değildi ya, iç dünyasındaki boşluğun ne olduğunu kavrayamıyordu. Yaşamında ansızın beliriveren bu duygusal yakınlaşmanın çocukça bir maceraya dönüşmüş olması mıydı onu bu denli ısrarcı kılan. Bile bile vazgeçemeyişine bir mazeret arasa da bulamıyor; bu, körü körüne giriştiği yolda daha da umutsuzluğa sürüklenmesine neden oluyordu. “Kaçmak, kurtulmak istiyorum bu dağ başından.” diye geçiriyordu içinden.  Bağırıp çağırsa bir duyan olur muydu onu acaba? Zavallı anası uzatır mıydı ellerini, bağrını açar mıydı ona yeniden? Babası affeder miydi acaba? Kuzenlerinin yüzüne bakacak cesareti var mıydı, onca çabalarından sonra?

“Ah!” dedi iç sesiyle “Ah! Ne yaptım ben?...”

Mutsuzluğunu gizlemesi olanaksızdı. Sebepli sebepsiz dövüyordu onu kocası. Hep bir bahanesi vardı incir kabuğunu doldurmayacak. Bu insanlar hangi medeniyete, hangi kabileye ait kurallarla yaşıyorlardı, anlayamıyordu. Yoksa bu dağ başında tek kanun koyucu onlar mıydı? Hiç bir toplumsal kuralın işlemediği bu topraklarda, Yaradan’ın hükmü de mi geçmiyordu yoksa? Sadece birer yaratık olduklarının farkında değil miydi bu garip insan ırkı. Zaman zaman onların insan oluşundan da şüphe ediyordu ya! Çilesi ne zaman biterdi bu dağ başında bilmiyordu. Yüreğini yakan pişmanlık ateşinin yanında onların zulmü gölgede kalmıştı.  

“Kendi kendimi ateşe attım.” diyordu içten içe, “Bu yangından tek başıma kurtulmak zorundayım.”

Günler, haftalar geçiyordu. Ailesinden hiç kimseyle görüşememiş, af dileyecek fırsat bile bulamamıştı. Kapı dışarı çıkarmıyordu onu haydut kılıklı kocası. Hem kendisi de ailesinin onu bu halde görmelerini istemezdi. O dillere destan güzelliğinden eser kalmamıştı yüzünde. Şakakları neredeyse içine geçmiş, gözaltlarında mor halkalar oluşmuş, beti benzi sararmıştı bu dağ başına getirildiği günden beri. Kime ne diyebilirdi ki? Zalimin eline düşmüştü bir kere. Artık her şey için çok geçti. Kaçacak bir yol, küçücük bir an yakalasa, durmaz düşerdi yola ama demir parmaklıkların ardında olmaktan daha beter bir esaretti onunki. Değil kaçmaya çalışmak böyle bir düşüncesi olduğunu bile hissetseler, lime lime ederlerdi onu.

Vahşi bir hayvana benzeyen bir adamla aynı yatağı paylaşmak kanını donduruyordu, bu çirkef yüzünü nasıl da görememişti. Ne yapacaktı şimdi? Bu işkenceye daha ne kadar dayanabilecekti? Yüzü gibi elleri de şekil değiştirmişti. İpek saçları, suya sabuna hasret kalmış, ormanın sert havasına uyum sağlayarak kaskatı kesilmişti. Ayna olarak kullandığı kırık cama bakmaktan korkar olmuştu, o hayalete benzer yaratıkla karşılaştığı günden sonra.  

Hıçkırıkları boğazında o kadar birikmişti ki, avazı çıktığı kadar bağırıp ağlamak, pişmanlık ateşiyle kavrulan kalbinin küllerini havaya savurmak istiyordu. Rahat soluk alacağı bir an bulabilse, bırakacaktı kendini dağların, kayalıkların kenarından boşluğa. Son direnişiydi sabrının. O gün, o son gün kocasının yaptığı işkence olmasa cesaret edemeyecekti belki de hayatına son vermeye...

Silahını ya da bıçağını sağa sola savurarak konuşan bu vahşilerle baş edemeyeceğini anlamıştı artık. Belki de her fırsatta üzerine salladıkları bıçak kurtuluşu olacaktı. Bu kez kendi kendine vuracak, koluna, bacağına, vücudunun her yerine çizikler atacaktı. Acıları dayanılmaz olunca, aylardır boğazında biriktirdiği ve dışarı vurmaktan ölesiye korktuğu hıçkırıklarını tutamaz olmuştu. Dağ tepe ardına bakmadan koşuyordu vücudundan akan kanlara aldırmayarak...

Hiç kimse farkında değildi olanların. Herkes kendi vahşi yaşamında oyalanacak bir şeyler bulmuş, evlerine kapattıkları kızın kanlar içinde var gücüyle koşarak o salaş evden uzaklaştığının farkında değillerdi. Ormanın derinliklerinden gelen uğultular, ufkun kızıl karanlığına karışıyor, genç kız vücuduna attığı bıçak darbelerinin keskin acısını umursamadan mütemadiyen koşuyordu. Hedefine programlanmış bir robot gibi hiç düşünmeden, tüm duyulardan uzak koştu, koştu, koştu. Onu koruyan güç, hemen oracıkta, o dağ başında ölmesine izin vermemişti. O anın dehşeti gözlerini öylesine körleştirmişti ki, ormanın kuytu köşelerinde başına gelebilecek olası tehlikeleri düşünmeden atıvermişti kendini karanlığın kollarına. Belki o dipsiz karanlığın içinden bir ışık huzmesi beliriverirdi ansızın. Bir el tutup çıkarırdı onu düştüğü sarp kayalıkların arasından.

Gecenin suskunluğunu bölen kapı sesiyle irkildi ev halkı. Aylar sonra kanlar içinde karşılarına dikiliveren bu yabancı bakışlı kız, biricik yavruları değil miydi? O güzel yüzü bir iskeletin soğuk ve ürkütücü görüntüsüne bürünmüş, uğradığı işkenceler sonucu adeta evrim geçirmesine neden olmuştu. Tanımakta güçlük çektikleri genç kız, baba ocağının güvenli kollarına varmış olmanın rahatlığıyla bıraktı kendini yere. Bütün yorgunluğuna karşın, imkânsızı başarmış olmanın huzuru göz kapaklarının içinde gizliydi. Çığlık çığlığa kucaklandı yerdeki soğuk bedeni. Olan biteni anlamayı beklemeden düştüler hastane yoluna. Gördüğü işkencelere dayanamayan genç kız, geçirdiği cinnet sonucu yaşamına son vermek istemiş ama başaramamıştı. Daha başına neler gelecekti kim bilir?

Tedavisi tamamlanıp, sorgusu yapılırken ne diyeceğini bilememişti. Haydut kılıklı kocasından ve ailesinden ölesiye korkuyordu. Dar ederlerdi ona dünyayı bundan böyle. Bütün ısrarlara rağmen şikâyetçi olamadı o dağ zebanilerinden. Hayatta olduğuna bile sevinemiyor, etrafını saran sevgi seli karşısında utanıyor, utanıyordu... Babası şeker hastasıydı, ve en ağır dönemini yaşıyordu. Ailede başka bir erkek olmayışı da büyük bir şanssızlık olmalıydı. O dağ zebanileriyle başa çıkabilecek bir bilek yoktu güvenebilecekleri.

Genç kızın evden kaçtığı anlaşılınca boş durmadı haydut kılıklı koca. Tez varıp dayandı kapıya. Ya dönecekti karısı, ya da bundan sonra başlarına gelecekleri düşünecekti. Şefkatli baba, vermedi kızını dağ zebanisine. Ya insan gibi davranmayı öğrenirdi, ya da unuturdu karısını. Başkaca bir diyeceği yoktu, yol verdi ona “Git ve bir daha gelme” diye. Dişlerini biliyordu giderken haydut kılıklı adam... “Size neler yapacağımı göreceksiniz. Yakında koşa koşa geleceksin.” diye söyleniyordu.

Haksız da değildi... Çok geçmemişti arası dededen kalma evleri gecenin karanlığında alevlere gömülürken. Ruhunun sesini kalbinin karanlığına hapseden adam, ateşe vermişti karısının baba ocağını... Ne var ne yok küle dönmüştü itfaiye yetişinceye kadar. Çok şükür ki can kaybı olmamıştı bu hain saldırının ardından. Günler sonra genç kızın babası başlarına gelen bu felaketin ağırlığını taşıyamayarak hayata veda edecek, sadece kadınların ve genç kızların  yaşadığı bu ev, zırhını kaybetmiş olmanın şansızlığıyla daha büyük saldırılara hedef olacaktı. Kanunların işe yaramadığı beldede, korkularına teslim olmaktan başkaca çareleri yoktu.

Gitti, ölüme gider gibi sessiz...  Annesini ve kız kardeşlerini kendi hatasına kurban edemezdi. Bu, onun seçimiydi... O dağ başında zincirlere vurulsa da kendi ettiğinin bedelini yalnız kendi ödemeliydi. Madem ki polis bile başa çıkamıyordu bu orman çetesiyle, karşı durmak boşunaydı.  

 Gün günden acı, gün günden ayrı hüzne açık devam etti çile yolculuğuna...

Zaman bir ileri bir geri gidip geliyordu. Bedeni cehenneme mahkûm bir günahkâr gibi, çeşitli işkencelere uğruyor, ardından derisi yenileniyor, tekrar yaralar açılıyor, tekrar iyileşiyordu.  Gittikçe daha donuk, daha duygusuz, daha katı bir hale bürünüyordu. Istırabını dindirecek bir yol, bir araç bulabilecek miydi? Dağ zebanisi kocası son zamanlarda gizli gizli görüşmeler yapıyor, mesajlar yazıyordu. Onun bir başka kadınla görüştüğünü anladığında yalvardı çaresiz...

“Bırak beni gideyim. Madem bir başkası var, esaretime son ver artık. Başkasını seviyorsan git onunla evlen...”

Yer gök inledi bu sözlerin ardından... Ormanın derinliklerine sürüye sürüye götürdüğü karısının vücuduna eline geçirdiği demir çubukla rastgele darbeler atıyor, delik deşik ediyordu onu. Yetmezmiş gibi sigarasını bastırıyordu her yanına. Öfkesi dinip de eserini fark ettiğinde bıraktı onu kaderine.
Acıdan uyuşan bedenini hissetmiyordu artık. Suskunluğu, gecenin öfkesini biriktiriyordu. Doldu, taştı, çatladı gece... Göklerde bir kara duman belirdi önce, ardından çatırdadı bulutlar... Yağdı ormanın üstüne, oluk oluk akıttı gözyaşını...

Yerde hissizleşmiş halde yatan genç kızın tenine dokundu damlalar önce, sonra ağıt oldu döküldü kalbinin derinlerinden... İçten içe akıttığı gözyaşlarıydı ufku yararcasına yağan yağmur... Ağladı, ağladı, ağladı; göğün biriken öfkesine sırtını dayayıp... Ne olacaksa olsundu artık... Bedeni kaç kez ölümün ürkütesi sessizliğine bürünmüştü; sevdası, özgürlüğü, aşkı uğruna yola düştüğü günden sonra... Demek yazgısında her gün yeniden ölmek vardı...

Yıllar sonra ilk kez ölüme bu kadar yakın, bedeni bu kadar hissizleşmişken, gecenin gözyaşları taşlaşmış kalbine dokunuyor, kurumuş toprağı canlanıyor ve içinde yeşermeyi bekleyen gerçek aşkın tohumu nihayet gün ışığına kavuşuyordu.

Uğruna yandığı, her gün biraz daha yokluğa uzandığı şey neydi? Bunca işkence görmesine rağmen neden gerçek ölümü tadamıyordu? Beklediği bir şey mi vardı yoksa? Ya da bir bekleyeni? Hiç aklına getirmiş miydi onu? Zulmüne boyun eğdiği dağ zebanilerinin arasında, en çaresiz anlarında Ona sığınmayı neden hiç akıl etmemişti?...

Ölüyordu işte. Yok oluyordu, hem de Onu hiç tadamadan... Gerçek yokluk, Onsuz geçen bir ömürden başka ne olabilirdi? Huzuruna vardığında ne diyecekti Ona?

“Ah,” dedi içten içe, “ah ne yaptım ben?”

Göz kapakları çoktandır özlediği dingin limana erişmenin huzuruyla birbirine kenetlenmiş, zihnini yoran düşünceler, sessiz sesinden yükselen yakarışlarla ılık bir değişim rüzgârına kapılmıştı...

“Ben” dedi, “Seni aramayı unuttum. Peşine düştüğüm sendin oysa... Özgürlük Sendin, aşk Sendin... İçimde arayıp da adını koyamadığım boşluğum Sendin... Özlenen bütün aşklar, hayali kurulan bütün sevdalar, Sanaymış demek.  Bir başka kulun suretinde aşkı öğrenmek... Aşk özlenen, aşk beklenen, aşk umut edilen... Kul, kulda bulsaydı gerçek aşkı, Seni arar mıydı hiç? Bana uzattığın eli göremediğim için affet beni. Yüreğim yeni çiçek açan bir mevsim gibi kıpır kıpır şimdi... Sana geliyorum, Seni yaşamadan. Keşke daha önce erebilseydim sırrına. Keşke bu dağ başında yok olurken ben, Senin varlığında yitip, sende yeniden dirilseydim. Şimdi kırık kanatlarımın altına sakladığım utancımla af diliyorum. Eğer bir şansım daha olsaydı bir süre daha hayatta kalmak için, o süreyi sadece aşkı Sende yaşamak için harcamak isterdim. Ömrümün hazan mevsiminde bir an için Seni içimde hissettim ya, çektiğim bütün acılara bedel oldu bu an... Yok saydım ömrümün ıstırap dolu her dakikasını, iliklerime kadar Seninle dolduğum şu dakikada. Sanki hep Sen vardın içimde, dönüşümü bekleyen… Sanki hep Senin koruyucu kanatların vardı. Bu keşfe bir can değil, binlercesi feda olsun. Seni ölümün çaresiz kollarına teslim olmuş bir acizin son çırpınışlarında değil, yıllardır her an yeniden ölen bir yitik kalbin, yeniden dirilişinde görmenin sevinciyle yaşıyorum şimdi. Dile bu can bin kere ölsün Senin uğruna, dile aynı çile rüzgârında bir değil bin ömür savrulsun. Yeter ki rahmet pınarını kalbime damlattığın şu anın sıcaklığı, son nefesime dek benimle olsun...”
        
Lâpa lâpa yağan karı izlerken, o anın sıcaklığını duyumsadı her zerresinde. Gerçek aşkın gizemini keşfettiği o dakikalarda olduğu gibi diken diken oldu vücudu. Ormanın derinliklerinden sıyrılıp ölümün kollarında uyanmayı beklerken, manevi âlemin kapıları açılıvermişti ona. Ölmemişti, aldığı derin yaralar İlâhi aşkın ateşinde gün be gün deva bulurken, yıllardır unuttuğu ve etrafını çevreleyen kara sise kurban ettiği kalbi de şifa buluyordu.

Dağ zebanisini o gecenin ardından bir daha hiç görmemişti. Ona ne olduğunu kimse bilmiyordu. Ormanın derinlerinde kaybolup gitmiş, bir sırra dönüşüvermişti adeta. Yapılan aramalar sonuçsuz çıkmış, hiçbir ize rastlanamamıştı. Kendisi gibi ailesi de sırlara karışmıştı bu olayın ardından. Ne bir gören vardı, ne işiten, ne bilen. Genç kızın kalbi gibi orman da arınmıştı kirlerinden nihayet. Kimse nasıl olduğunu bilmeyecek, bu kara düğüm hiçbir zaman çözülemeyecekti. Ama ormanın kuytu köşelerinde son nefesini vermek üzereyken dirilen bir kalp, sırra ermenin Allah’ı dilemekle mümkün olduğunu çoktan keşfetmişti. Tek ve gerçek sığınak O’ydu. Ona güvenip Ondan yardım dileyen için en umutsuz anlarda gizliydi umudun büyüsü... Genç kız, o gece yaşam iksirini içti yudum yudum ve ilk kez o gece karanlığın aydınlığı aramanın yolu olduğunun bilincine vardı.  Avuçlarında biriktirdiği dağ çiçeklerini kalbinin üzerine koyarken, güllerle bezenmiş velîler bahçesine kabul edildiğinin farkında bile değildi.

Yıllar sonra petrol yeşili gözleri eskisinden daha ışıltılı, kalbi her zamankinden daha aydınlık seyrederken doğanın değişmez dönüşümünü, şükretti sırların sahibine yüreğinden dökülen aşk dolu sözlerle.  Evinin ve bahçesinin taş duvarlarını örten karın beyaz örtüsünde keşfettiği sırra bir değil bin ömür vermeyi diledi ve kapattı gözlerini artık hiç kararmayan geceye...  

MEHTAP ABDİ


Tür : Diğer Tarih : 13.05.2011
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
Üye Girişi
e-posta
Parola
Beni hatırla
 
Araçlar
       
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this