Mehtap Abdi, Bir yürek mesafesi

Kanatsız melek

Anasayfa » Aşka Bir Adım Kala » Kanatsız melek
share on facebook  tweet  share on google  print  

Kanatsız melek

"Aşka Bir Adım Kala" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar
Kanatsız Yukarı köyün en hatırı sayılır, en güzide insanıydı İhsan Bey amca. Özüne, sözüne sâdık biriydi. Babayiğit bir adamdı ya, hiç belli etmezdi yaşını. Gür siyah saçlarının arasında tek bir gümüş tele rastlamak kabil değildi… İki kaşının üstünde öfke ya da bedbinlik izlenimi veren derin çizgiler oluşmazdı diğer insanlardaki gibi. Yumuşacık bakışlarıyla sarardı insanı İhsan amca. İnce tüy kadar hafif okşardı insanın yüreğini. Koyu mavi gözlerinde sanki bir deniz feneri vardı da gece karanlığında bile duru bir su gibi ışıltı yayardı etrafına…

Baba yadigârı evinde, geçmişten hiçbir şey değişmemişti İhsan amcanın. Anneannem anlatırdı da oradan bilirdim, “babası da böyleydi İhsan bey oğlumun.” derdi anneannem, “kökleri sağlamdır onların.” derdi. Kimin derdi olursa koşarmış Veli dede, kim darda kalırsa sahip çıkar, yedirir içirir giydirirmiş. Fakir fukara babası derlermiş vaktiyle Veli dedeye. “Babasının ocağını söndürmedi İhsan Bey oğlum, helâl olsun, hayırlı evlât, hayırlı kul imiş. Allah ondan sonsuz razı olsun.” derdi anneannem.

Aşağı köyden yukarı köye gitmek için taşlık yolu aşmak yeterli olurdu. Bizim ev de taşlığın başladığı yerde, tek katlı gösterişsiz bir evdi. Bahçemiz İhsan amcanın bahçesi kadar büyük değildi ama bize yetiyordu. Yol boyu eşsiz renklerle donanmış ağaçların, çiçeklerin seyrine doyamazdım. Her fırsatta kendimi dışarı atar, koşa koşa taşlıktan yukarı köye çıkardım. Taşlık yolu içine alan çardağın dışına çıkmak içinse neredeyse birbirine bitişik olan kavak ağaçlarının arasından geçmek gerekirdi. Yolun her iki tarafında etrafı sıradağlarla çevrili bir düz alan uzanıyor, taşlıktan uzaklaştıkça yükselti de artıyordu. En yakın yaylaya varmak için iki saati aşkın yürümek lâzımdı. Bütün bu güzellikler içime yaşam sevinci katıyor olsa da benim en büyük neşe kaynağım yukarı köye koşup gitmekti. Köyün içine gitmek aklıma bile gelmezdi… Halime annemle, İhsan amcamı görmek için taşlığın bir başına, bir sonuna koştururdum. Gün boyu bir aşağı bir yukarı gidip gelmekten başım dönerdi. Ama aldırış etmezdim. Bu, o zamanlar için değişmez yaşam biçimimdi benim. Annemin peşimden “oğlum yemeğini ye de git, nereye gidiyorsun yine?” diye peşimden feveran ettiğini dün gibi anımsıyorum. “Yukarda yerim ben yemeğimi anne.” diye karşılık verirdim taşlık yolun ortasından anneme, bilirdim ardımdan yetişemezdi, “her gün ne diye yük oluyorsun Halime annene, oğlum ye de git yemeğini” derdi de, ben oralı olmazdım. Annemin daha lâkırdısı bitmeden, varırdım taşlığın bitimindeki ikinci evime. “Has evin orası senin” derdi annem, “Halime annene vereceğim ben seni, git orada yaşa sen” derdi. Ama ben ikisinden de vazgeçemezdim. Gün boyu bir aşağı bir yukarı, çocukluk işte… Gönlüm aynı anda her iki evde birden olmak isterdi nedense.

Dünyaya gönderilmiş kanatsız bir melek zannederdim Halime annemi, çocuksu bakışımla. Bu kadar iyi bir insan olamaz, olsa olsa bu ancak bir melek olur derdim… Geceleri rüyamda beyaz elbiseler içinde uçuşurken görürdüm onu… İnsanlar bana deli diyecekler diye de kimseye söylemezdim bu düşüncelerimi. Onu görmeden duramıyordum vesselam. O benim yeryüzü meleğimdi, hem ikinci annem sayılırdı. Beyaz örtüsünün içindeki narin yüzü gülüşlerin en tatlısıyla bakardı insana. İnce kaşlarının altındaki hafif çekik gözlerinden yeşile çalan buğulu bir renk cümbüşü yayılırdı dalga dalga. Gülümsediğinde sol yanağındaki gamzesi bir gül gibi açar, inci tanesi dişleri pırıl pırıl parıldardı. İçinde yaşayanlar kadar kendisi de nurlu olan bu üç katlı ev, sadece bana ev sahipliği etmezdi, köye gelen geçen kim var ise bu evde ağırlanır, konaklamaları için özel oda hazırlanırdı. Evin bir katı bu iş için tahsis edilmişti sırf. “Tanrı misafirlerinin kapısı, bu kapı” derdi İhsan bey amcam… Olacak iş değildi ya, aklım almıyordu bir türlü. İki başlarına rahat rahat yaşayacakları yerde gelene geçene hizmet ediyorlardı. Halime annemin mutfaktan çıktığı görülmemiştir pek. Akşama değin aş pişirir, kan ter içinde kalırdı da yüzünden gülücük eksik olmazdı. Peşinde dört döner, “Yemekler ziyan olacak, kime yapıyorsun bunları Halime anne, bugün misafir yok ya” derdim. Muziplik olsun diye de, “bak benim için yapıyorsan, hepsini yiyemem ona göre ha.” diye eklerdim. “Bu lokmada nasibi olan, gelir nasibini bulur” der, güler geçirdi Halime annem. Şaşırırdım. Her defasında dediği gibi olurdu. Ne zaman mutfakta daha çok tencere kaynasa, o gün birileri gelirdi muhakkak. Tencerelerin dibi görünürdü o vakit.

Bizim oralarda eskiden kalma âdetlere sahip çıkan pek fazla kimse yoktu. “Zaman bir çok şeyi alıp götürdü köyümüzden” derdi anneannem derin bir iç çekerek. İhsan amcam ve Halime annem olmasa tümden unutulur giderdi ya, onların sayesinde köylü özüne sımsıkı sarılmak gerektiğinin bilincine varmıştı. Sık sık bir araya gelinir, sohbetler edilir, kimin haceti varsa belirlenirdi. Hanımlar da kendi aralarında toplanırlar, evleneceklere, askere gideceklere, çocuk bekleyenlere kendi bildiklerince yardımda bulunurlardı. İki çift gülen göz vardı bu hanede, ama onlardan başkalarına yansıyan her gülümse, onlarcasının yüzüne mutluluk parıltıları olarak yansıyordu. Ben de bu özel karşımdan kendi payıma düşeni alıyordum, ya da aldığımı düşünüyordum. Vazgeçilmezim olmuştu bu hane benim, oğulları sayılırdım ne de olsa. Çocukları da olmadığı için pek severlerdi beni. Eline doğmuştum Halime annemin. Köyün ebesi şehre gittiği gün sancılanmışmış annem, yardım edecek kimse yokmuş ortalıkta. Taşlığın onca mesafesini aşıp da Halime annemin yüreğini dağlamış annemin çığlıkları. Şehre götürecek zaman yokmuş, Halime annem kopup gelmiş yardıma, zor bir doğum olmuş, “Allah’ın yardımı yetişmese halimiz haraptı, ben ne anlarım ebelikten” derdi Halime annem, “hadi bana nasıl doğduğumu anlat” diye tutturduğum dar zamanlarda. Eline doğduğum için bir başka severdi beni, ben de ona deli gibi tutkundum. Birbirimizin halinden anlar, bakışlarımızla konuşurduk çok zaman. Ama ona takılmak çok hoşuma giderdi, hafif kızar gibi beni paylamasına bayılırdım. Bilirdi elbet huyumu, “seni şımarık” der, koşardı peşimden eline bir kızılcık sopası alıp.

Komşu köylerden dahi gelen olurdu yukarı köye. İhsan amca okumuş adamdı, ona danışmak, içine düştükleri müşküle bir çözüm bulmak için koşar gelirlerdi kapısına. Köy içinde bürosu vardı, yukarı köyün muhtarıydı aynı zamanda. Esasen kavaklı köyü derlerdi ya, biz yolun aşağısında kaldığımız için yukarı köy deyiveriyorduk. Böyle yerleşmişti dilimize. Köyün her yanını saran, mevsim değiştikçe yeşilden sarıya, sarıdan turuncuya, yer yer kızıla çalan yaprakların yarattığı renk cümbüşüyle şenlenirdi köy. Kavaklı köy demeyişimiz, kavak ağaçlarına ihanet sayılacak değildi! Her halini severdik yukarı köyün. Kavaklarını da, taşlığını da, buram buram nergis kokan düzlerini de… Severdik işte, en çok da İhsan amcamı ve Halime annemi severdik. Besbelli Allah da severdi onları. Ama nedense bir evlâdı çok görmüştü onlara, evlât sevinci yaşatmamıştı. Ben de içten içe onlara evlâtlık yapıp, gönüllerindeki boşluğu doldurmaya çalışırdım sanki. Çocukça bir hissiyattı belki bu ama bana mutluluk veriyordu.

Büyüklerin arasında oturmayı pek severdim. O vakit duymuştum konuşulanları. İhsan amcam, “Allah’ın verdiği de vermediği de en hayırlı olandır. Vakti saati vardır elbet.” demişti bir keresinde. “Haklısın” diye söze katılmıştı köylüler, “vardır bir hayrı elbet.”

Ne hayrı olurdu böyle bir şeyin pek anlayamamıştım ya ben, keşke veriverseydi Allah diye geçirmiştim içimden. Halime annemin kucağına alacağı çocuk ne de şanslı olur diye düşünmüştüm. Sonra unutuvermiştim içimden geçenleri.

Onca zaman sonra, Allah’ın onlara bir evlât müjdesi vereceği kimin aklına gelirdi? Coşkulu sevincimizin yanında şaşırmadan edememiştik. Allah’ın verdiğine de vermediğine de razı olan bu iki güzel yürekli insan sonunda anne baba olma mutluluğunu yaşayacaklardı. Köyde neredeyse bir düğün havası yaşanıyordu. Herkesi görülmemiş bir telâş kaplamıştı. “Veli dedenin soyu devam etmeli elbet, Allah işini bilir” demekle yetinmişti anneannem. Diğer kadınlar birbirleriyle yarışırcasına bebek için hazırlıklara koyulmuştu. Her gün biri dayanıyordu kapıya, ördüklerini, işlediklerini getiriveriyorlardı. Üzülüyordu Halime annem, “bu kadar çok öteberiyi nasıl eskitecek yavrucak, zahmet etmeyin, yetişir gayrı.” diyordu da dinlemiyordu kimse. Herkes sevinçle yapıyordu yaptığı ne varsa. Onca zaman sonra geliyordu bebek, öyle yavan karşılamak olur muydu hiç?

Bir bebe gelecekti ya, neden İhsan amcamın yüzüne garip bir hüznün gölgesi düşmüştü anlayamıyordum. Onu daha önce hiç bu kadar kederli görmemiştim, bu hali içime dokunuyordu, ağlamak istiyordum. Dayanamayıp sormuştum anneme, “İhsan amcam pek sevinmişe benzemiyor anne, bakışlarında tuhaf bir keder gizli” deyivermiştim. “Bunca yıl sonra kolay mı a oğlum?” demişti annem, “şaşırdı adamcağız, nasıl sevineceğini bilemedi elbet. Hem oturaklı adamdır o, sevinse de, üzülse de halini belli etmez. Ağırdır, atadır, örnektir herkese. Ona da böylesi yaraşır.” demişti.

Tatmin olmamıştım annemin bu cevabından. Başka bir şey vardı; kendimi bildim bileli böylesi keder görmemiştim o gözlerde… Başka bir şey vardı ama ne? Köyü sevince boğan haberi aldığımız o günden sonra İhsan amcanın yüzündeki gölge hiç düşmedi. Ne zaman gözlerine baksam aynı kederi görüyordum ve bu beni dehşetli korkutuyordu. İçim acıyordu, kötü bir şeyler olacakmış gibi sıkıntı düşüyordu yüreğime.

Sonbaharda gerçekleşecekti beklenen doğum. Yaylardan yükselen kekik kokuları, yeni doğmuş bebe kokusuna karışarak düşecekti haneye. Yamacın kıyısındaki çiçeklerin güzellik dansına, minik yavrunun mutluluk dansı eşlik edecekti. Evin avlusunda oynayacaktı birkaç seneye kadar ayaklanıp. Bahçenin hemen bitimindeki çalılıkların ardı sıra uzanan dere boyuna set çektiriyordu İhsan amca. Eskiden kuru olan dere, bebeğin haberini aldığımız o günden sonra köye birbiri ardınca düşen şiddetli yağmurlarla yeniden canlanıvermişti, akıl alır cinsten değil diyordu köyün ileri gelenleri.

Bahçenin içine bir küçük salıncak kuruldu. Halime annem evde sıkılıp bunalmasındı. Evlendikleri yıl yamacın başına diktikleri iki salkım söğüt yerlere uzanıyordu şimdilerde. O ağaçların altına kurdurmuştu İhsan amca salıncağı. Terini soğutacak, içini serinletecekti Halime annem. Bebek sahibi olmak için pek genç sayılmazdı, daha bir özenle koruyup kollamak lâzımdı, anneyi de bebeği de. O yaz bahçeye başka bir ihtimam gösterdi İhsan amca. Yeni meyve ağaçları dikti. Şehirden getirttiği yeni tohumlarla yepyeni çiçeklerin yetişeceği müjdesini verdi. “Allah nasip ederse bebeği kucağımıza aldığımız gün, bizim ağaçlarımızın yanı başına bir yeni fidan dikelim bey.” dedi Halime annem, “evlâdımızla birlikte o da büyüsün, yol alsın.”  dedi. “Dikeriz elbet, o gün bir gelsin hayırlısıyla.” diye karşılık verdi İhsan amcam, buğulu gözlerinin arkasına saklanmış kederiyle...

Gülen gözleri bir peri gibi ışıldıyordu Halime annemin. Neşe içinde şarkılar söylüyordu. Şakalaşıyorduk birbirimizle hiç durmadan. “Peşinen söyleyeyim bak” diyordum, “bebek kız olursa koşturmam öyle peşinden, ama erkek olursa bir nefes bırakmam elini haberin olsun.”

“Bak sen, utanmaz arlanmaza hele.” diye karşılık veriyordu Halime annem, “benim kızım olsun da sen onun elini tutma he mi? Hele o gün bir gelsin, kızılcık sopasıyla düşerim peşine alimallah.” Bayılıyordum onun bu haline, hiçbir anne onun kadar güzel olamaz diye düşünüyordum, öz annem bilse içerlenirdi elbet. Ama bunu ona hiç söylememiştim, öz annemi de çok seviyordum ama Halime annemin ayrı bir yeri vardı içimde.

Ne zaman daralsam taşlığı bir nefeste çıkıyor, her şeyin yolunda olduğunu görünce rahat bir soluk alıyordum. Bebek beklenen aylar boyunca, sanki Halime annemin yerine ben sıkıntıya düşmüştüm. İçimde garip bir korku vardı, İhsan amcamın kederli gözlerinden korkuyordum. Boş bir adam değildi o. Bir şeyler biliyordu sanki, canını acıtan bir şeyler vardı içten içe de kimseye dökemiyordu derdini.

O gün dehşet içinde yatağımdan uyandığımda terden sırılsıklam olmuştum. Kalbim daralıyordu. Nefes alamıyordum. Yatağımın başucundaki saate baktığımda pek erken bir saat olduğunu ayrımsadım. Ama yerimde duramıyordum. İçimden bir ses, taşlığa koşturmam için beni zorluyordu sanki. Ayaklarım istem dışı hareket ediyordu. Daha fazla dayanamayacaktım. Kim ne derse desindi, koşup gidecektim yukarı köye, her şey yolunda mı bakacak, gerisin geriye dönecektim herkes uyurken.

Nereden bilirdim ki İhsan amcamın yüzüne aylar öncesi gölgesi düşen kederin, hepimizin yüreğine bir ateş topu olup düşeceğini ve aynı acı günün, benim çocuk dünyamdan da bir yıldızı koparıp götüreceğini. Her şey kötü bir kâbus gibi başlamış, bir büyük yıkımla bitivermişti. Yeryüzü meleğimi kaybetmiştim, artık o hiç olmayacaktı. Gün boyu taşlık yolun bir başına bir sonuna koşup gelemeyecektim. İçimdeki yaşam sevincimi yitirmiş, bir büyük boşluğun içine düşüvermiştim. Artık Halime annem yoktu benim.

O sabah çığlıklar içinde buluvermiştim onu. İhsan amcam şehre inmişti erkence. Doğum yaklaştığı için hastane işleriyle uğraşıyormuş, sonradan anlattığına göre. Olacakları bilse ayrılır mıydı Halime annemin başucundan? Her şey yolunda giderken, ortalığın birden bire kara bir fırtınayla yerle bir olacağını bilse bırakır mıydı onu bir başına hiç? Hoş, olanın önüne de geçilmezdi ya, kaderde ne varsa yaşanacaktı. Yıllar sonra olanları düşündüğümde tekrar tekrar aynı yargıya varıyordum. Öyle olsaydı, böyle olsaydı demek bir şey değiştirmezdi. Sebepler değişse de sonuç değişmeyecekti. Benim yeryüzü meleğim için tayin edilen süre dolmuştu ne yazık ki. En çok üzüldüğüm şey, bir tek kez koklayamamış olmasıydı bebesini. Bir kez olsun süt verememesiydi evlâdına onca bekleyişten sonra. Dünya gözüyle bir an bile görememişti gonca gülünü. Aradan yıllar geçmesine rağmen hâlâ ilk günkü gibi acıtıyordu canımı bu düşünce. Sızısından, onu yerde kanlar içine gördüğüm o günün dehşetinden bir türlü kurtulamıyordum. Namazını kılmak için sofaya çıktığında ayağı merdiven boşluğuna takılıp düşüvermiş Halime annem, o vakit kanlar içinde kalmış narin bedeni.

Çığlığımın yeri göğü inlettiği o sabah, ciğerimin lime lime ayrıldığını, bedenimin ateşler içinde yandığını hissetmiştim. Annem bir nefeste çıkıp gelmişti taşlık yolu. Köylü, ters giden bir şeyler olduğunu tez anlamıştı. Bir anda ana baba günü gibi olmuştu ortalık. O zamanlar şimdiki gibi değil cep telefonu, normal telefon dahi yoktu herkesin evinde. Haberleşme bu denli rahat sağlanamıyordu. “Köyde yapılacak bir şey yok, durumu ağır” diyordu köylü kadınlar. Derin bir vaveyla kopuyordu sinelerde, ben kendimi taştan taşa atıyordum. Hastaneye yetiştirmek lâzımdı, tez araba bulmak lâzımdı. Ne yana koşacağımı şaşırmıştım. Gençler, Halime annemi yattığı yerden dikkatle kaldırıp köy meydanına doğru yavaşca taşıdılar. O vakit göründü İhsan amcamın kavak ağaçlarının gölgelediği solgun yüzü, sokağın başında. Meydandaki kalabalık korkutmuş olacak ki, adımları hızlandı birden. Olanı biteni anlamasına fırsat kalmamıştı Mahmut amca arabasıyla son sürat meydanda göründüğünde. “Dikkat edin, sarsmayın, hadi acele edin.” diyordu Mahmut amca, İhsan amca şaşkın ve korku dolu gözlerle donakalmış gibiydi. Neden sonra araca atlayıp hep birlikte yola koyulduk bilmiyorum. Annemin bütün ısrarlarına rağmen kimse beni geri indirememişti gri renkli pikaptan. Halime annemin eline sımsıkı sarılmış, “gitme Halime anne” diye yalvarıyordum, gözlerimden boncuk tanesi yaşlar süzülüyordu. Bir an için gözlerini aralamış, İhsan amcamın kederli yüzüne bakışlarını çevirip, “goncamı soldurmayasın İhsan bey, iyi bakasın evlâdımıza, yamacın başına salkım söğüdü dikmeyi ihmâl etmeyesin” deyip kapayıvermişti gözlerini. Bu işittiğim son sözleriydi. Yüreğimi bir hançer gibi delip kulaklarımda dev bir bomba gibi patlayan sesi…

Bebek kurtarılmıştı ama Halime annem kan kaybı sebebiyle yitirmişti yaşamını. “Biraz daha geç kalsaydınız bebeği de kurtaramazdık.” demişti doktorlar. O sabah yüreğime dolan sıkıntının sebebi buymuş demek, ayaklarımı bir çengele takılmışcasına taşlığa çeken kuvvet bebenin hayatta kalmasını istiyormuş demek. İyi ama neden, ne yapmıştı ki benim melekler kadar iyi Halime annem ona? Kimseye bir zararı olmamıştı ki iyilikten başka. Neden müsaade etmemişti onun da hayatta kalmasına, neden bu kadar çabuk yanına almıştı ki? İçim yanıyordu, içimin yangını söndürmek için dağ bayır koşmak, “neden aldın meleğimi” diye haykırmak istiyordum. Hıçkırıklarım boğazımda koca bir taşa dönüşmüştü. Nefes alamıyordum. Bebeğin yüzüne bakamıyordum, İhsan amcamın yüzüne düşen o devasa gölgeyi görmeye dayanamıyordum. “Aylar öncesinden biliyordun madem, neden izin verdin?” diye hesap sormak geliyordu içimden. Ancak yıllar sonra ona duyduğum kızgınlığın çocukça bir yanılgı olduğunu idrak edebilecektim. Onun bir suçu yoktu. Sadece garip bir hüzün çökmüştü içine, kötü bir şeylerin olacağını önceden sezinlemişti ama kadere hükmetmek hangi dünya ehlinin elindeydi ki, onun elinde olsun?

“Dünya güzeli bir kız” diyorlardı görenler, “doğuştan bahtsızmış yavrucak.” diyorlardı da, içimi dağlıyorlardı benim. Halime annemin emanetiydi o. İhsan amcama kızgın olsam da onun elini hiç bırakmamaya yemin etmiştim daha o gün. O benim kardeşimdi, koruyacak, bağrıma basacaktım. Halime annemin kızılcık sopasıyla peşime düştüğü sahne canlanıyordu zihnimde soluk soluk. Bu resim gözümün önünden hiç kaybolmasın istiyordum. Geceleri rüyamda beyaz elbiseler içinde görüyordum onu, “emanetime iyi bak oğlum” diyordu, “sakın ola ki elini bırakmayasın…”

Köylü seferber olmuştu Halime annemin emaneti için. “Melek” koymuşlardı adını, annesi gibi bir melek olsun diyerek. Zor günlerdi, çok zor. İhsan amcamın yüzü solgundu, kederliydi, dalgındı ama Melek’e bakmaya kıyamıyordu, üstüne titriyordu yavrucağın. Bir başına bu koca evde evlâdına can kan olmak istiyordu. Halime ananın hayaliyle sessiz sessiz konuştuğuna şahit olmuştum çok kez.

Aradan dört koca yıl geçmişti, artık ortaokula başlamıştım. Her gün şehre gidip geliyordum. Melek’ten ayrı kaldığım her dakika gözümde bir yıl gibi uzuyordu. Eve gelir gelmez bir nefeste çıkıyordum taşlığı. Melek’in gülen gözlerini gördüğümde aydınlanıyordu yüzüm. Onu bahçede dolaştırmadan, elini tutup yayla yoluna kadar götürmeden rahat edemiyordum. Neşe içinde oynar şarkılar söylerdik. Bahçedeki salıncakta sallardım onu, Halime annemin hayalini yüreğime eş ederek. Uzaklardan bizi görüp mutlu olduğunu düşünürdüm hep. Melek, “anne” demeye başladıktan sonra gözlerimin dolu dolu olduğunu, içimin ezildiğini dün gibi anımsıyorum. “Senin annen tıpkı senin gibi bir melekti” demiştim ona, anlamamıştı yavrucak, “melek mi, benim annem melek mi?” diye gülümsemiş, akşama kadar bahçede “benim annem bir melek” diye çığlıklar atıvermişti.

O zamanlar her şey yolunda görünüyordu. İhsan amcama olan kızgınlığımın da mânasız olduğunu kavramıştım, dert ortağı olmuştuk birbirimize. Artık birçok şeyin idrakindeydim. Hep birlikte büyütecektik Melek’i. Ah o gün, o uğursuz kadın gelip de çelmeseydi köylünün aklını. İhsan amcamı zorlamasaydılar bu kadar keşke…

Çeltik köyünden dul bir hanımdan bahsettiydi o bohçacı kadın anneme; “Kimi kimsesi yok garibin, iki çocuğuyla ortada kaldı. İyidir, namusludur, temiz kalplidir. Aracı olsanız da İhsan beyle baş göz etseniz garibi. Hem onun evlâdına da ana olur gider. Sevaba erersiniz.” deyip sokmuştu annemin kafasına bu zehirli düşünceyi. Bütün köylü pek beğenmişti bu fikri. Onca sene evlenmeyen adamın başında taş öğütmüşlerdi kabul ettirinceye dek. “Kendin için değilse şu yavru için kabul et. Anasız kaldı yavrucak. Acısını sen bilmezsin ama o pek eksik kalır, anasızlık zor iştir.” deyip karıştırmışlardı kafasını. Melek, yeni yeni konuşmaya başlamıştı o zamanlar. Sürekli annesini sorar olmuştu. Başa çıkamıyordu İhsan amca. Ah o uğursuz kadın, o uğursuz kadın çıkıp gelmeseydi köye, olmayacaktı bunlar…

Nihayetinde karar alınmış, nikâh kıyılmıştı. “Çok iyi bir hanımmış” diyordu köylü, “bir melek gitti bir melek geldi yerine. Yavrucak sahipsiz kalmayacak gayrı. Halime gittiği yerde rahat uyusun artık.” diyorlardı. İçten içe herkese diş biliyordum. Ruhsar hanımın gülen gözlerinin arkasında ürkütücü bir gizlilik vardı. Onu görür görmez anlamıştım, yalandı, riyaydı davranışları. O ise, benim düşüncemi çürütmek için elinden geleni yapıyor gibiydi. Sahte bir melek rolü üstlendiğini düşünüyordum. Belki de Halime annemin yerini alması etkiliyordu beni, onun yerinde bir başkasını görmeye dayanamıyor, bu kadından neredeyse nefret ediyordum.

Zaman çok şeye gebeydi. Neler olup biteceğini kimse bilemezdi elbet. İhsan amcamın kırık kalbi, iki çocuğuyla ortada kalmış bu kadın için sığınılacak bir liman olmuştu. Hiç bir zaman Halime annemin yerine Ruhsar hanımı koymayacaktı, bu asla olmayacaktı. Hem kendi evlâdına hem de iki yavrusuyla ortada kalan bu kadına sahiplik etmek istemişti o kadar. Başka türlüsünü düşünmek bile istemiyordum. Taşlık yolu eskisi kadar neşe içinde çıkamıyordum. Melek’i görmek benim vazgeçilmezimdi ama o kadını görmeye dayanamıyordum. Çok göstermelik bir hali vardı, neden bunu benden başka hiç kimse fark etmiyordu anlamıyordum.

Aylar geçmişti aradan. Koyu kışın ardından bahar düşmüştü dallara yeniden. Salkım söğütlerin yere uzanan yaprakları huzur veriyordu insana. Ama o da ne? Küçük melek bu bahar yeşermemişti. Kuru bir odun parçası gibi sessiz ve cansızdı. Şimdiye çoktan yeşillenmesi lâzımdı oysa. İçime derin bir sızı düşmüştü küçük söğüt dalının bu halini görünce. Dağlanmıştı yüreğim, bir kayıp daha mı bekliyordu köylüyü? Taşlık yol tümüyle kapanıyor muydu önümde, ömrümün en güzel günleri, anılarım son mu buluyordu yoksa? Hayır, hayır bu olamazdı. Meydan veremezdim böyle bir şeye. Melek iyi olacaktı, iyi olmak zorundaydı. Toprağı elimle eşelerdim, her gün taze gübre, taze su verirdim. Söğüdün canlanması için ne lâzım gelirse onu hazır ederdim. Yapıyordum da ama olmuyordu, söğüt her geçen gün biraz daha kuruyordu. Melek her gördüğümde biraz daha sararıp soluyordu. İhsan amcam da korkuyordu bu gidişattan. Ama Ruhsar hanım öylesine boyuyordu ki gözünü, çocuğa öyle büyük bir özen gösteriyordu ki o yanındayken şaşırıp kalıyordum. “Doktora götürmek lâzım, bu gidişat iyi değil.” dedi İhsan amca sonunda, “Siz işinize bakın İhsan bey, ben alıp götürürüm yavrucağı doktora. Yeter ki siz üzülmeyin.” dedi Ruhsar hanım, “Ama bir şeyi yok göreceksiniz, mevsim değişikliğinden olsa gerek.”  

Ben de gidecektim İhsan amcamlarla birlikte ama kurnaz kadın ikimizin de uygun olmadığı zamanı iyi hesap etmiş olmalıydı. “Doktora gittik bak işte hiçbir şeyi yokmuş.” Deyivermişti, birkaç vitaminle İhsan amcanın bürosuna gelip. Rahat bir nefes almıştı İhsan amca, “çok şükür Yarabbi.” deyivermişti.
Yaz başıydı. Yine kasvet basmıştı göğsümü. Tıpkı o sabah olduğu gibi yine yerimde duramıyordum. Okulda içime afakanlar üşüşmüştü. Dayanamayacaktım. Midem bulanıyor, başım dönüyordu korkudan. Halime annemi kaybettiğimiz o gün de aynı kasvet vardı içimde, yine aynı şeyi hissediyordum. İçimden bir ses, taşlık yola koşmamı söylüyordu yine.

İzin alıp evin yolunu tutmuştum. Ayaklarım yürümüyordu adeta uçuyordum. Bir an evvel varmalıydım köye. Bir an evvel neler olup bittiğini anlamalıydım. Okuldan eve gelebilmem için köy meydanından geçmem gerekiyordu. Soluk soluğa yol alıyordum. Öylesine kendimden geçmiştim ki, âni bir çarpışmayla irkildiğimde İhsan amcamla göz göze geliverdim. Çok garipti. İkimizin de gözlerinde aynı korku dolu ifade vardı, tıpkı yıllar öncesi olduğu gibi. Yıllar önce de aynı şeyi hissetmiştik. İhsan amca da şehirdeki işlerini yarım bırakıp gelmişti yüreğine ansızın düşen kor sebebiyle. O günden çok sonra anlatmıştı bu hali bana. İşte yine aynı ifadelerle göz gözeydik. Konuşmamıza gerek kalmamıştı. Aynı kuvvetli his bizi yamacın başındaki ahşap eve doğru çekiyordu. Tek kelâm etmedik. Koşar adım yürüyorduk. Eve yaklaştığımızda sessiz olmaya özen göstererek avlunun açık kapısından bir hırsız gibi içeri sızdık…

Dakikalar sonra olduğumuz yerde donakalmıştık. Gözlerimize inanamıyorduk. Karşımızda bir canavar vardı ve küçük Melek, o canavarın avuçlarının arasındaydı. Bu olamazdı, mümkün değildi. Bir anda köylünün sevgisini kazanmış olan canavar kalpli kadın, Halime annemin emanetine zulmediyordu. Zavallı yavrucağın göz bebekleri korkuyla büyümüş, feryatları, bant çekilmiş dudaklarının arasında hapsolmuştu. Minik burnundan içeri küçük solucanlar tutuyordu karşımdaki insan siluetli canavar.

İhsan amcamın “yavrum” diye kükremesiyle kendime geldiğimde bacaklarım kökünden kopmuşcasına sızlıyordu. Göğüs kafesimin içine sıkışan kalbimin atışları metrelerce uzaktan fark edilebilecek kadar şiddetliydi. “Seni cani kadın” diye üzerine atladığını anımsıyorum sadece. Gerisi bir kayıptı benim için. Üzüntüden bayılmış olmalıydım. Küçük Melek’in hıçkırıklarıyla kendime geldiğimde, geniş evin avlusu insanlarla dolup taşmıştı. Kendi çocuklarını uyuttuktan sonra her gün zavallı yavrucağın karnını bağlar, ondan sonra da burnuna solucan dayayıp “babana söylersen bunları burnundan içeri salarım” dermiş meğerse vahşi kadın. Yavrucak karnı bağlı olduğu için nefes almakta güçlük çeker bir lokma yemek yiyemezmiş, İhsan bey amca eve gelene değin. Bu yüzden sararıp solarmış gün be gün. Etrafa mavi boncuklar dağıtıp takdir toplayan, İhsan amcamın da güvenini kazanan kadın, meğer içten içe kuyusunu kazarmış Halime anamın yaralı ocağının.

Duyguların bir dili olmadığını anladığım o günü hayatımın en ıstıraplı günü addetmiştim. Hiçbir sözcüğün yaşadığımız acıları ve sevinçleri tarifleyemeceğini anladığım gündü o. Yüreğimin bir köşesinde yangınlar yanmış, diğer yanında kurtuluşun bahar çiçekleri açıvermişti.

Halime teyzemin beyazlar içindeki silueti gözlerimin önünde uçuşuyordu yine... “O senin kardeşin oğlum” diyordu minnet dolu bakışları, “Hiçbir zaman bırakmayasın meleğimin elini. Yoksa kızılcık sopasıyla düşerim peşine alimallah.” diyordu. Gözlerinden bir damla yaş düşmüştü kalbimin üzerine o vakit. Ve benim yüreğimden süzülen yaşların sıcaklığına karışıp değivermişti ruhuma…

 O günden sonra hiç bırakmadım elini meleğimin. Yamacın başındaki salıncakta salladım narin bedenini her bahar… Dağ bayır gezdirip, çiçeklerden taç yaptım başına. Okula başladığı ilk gün saçlarını ellerimle ördüm. Halime annem kadar iyi kalpli bir yetişkin olmasını izledim. İhsan amcam da gözünün önünden bir an olsun ayırmadı, gönlünün en güzel çiçeğini. Kimsenin onu üzmesine, ona zarar vermesine müsaade etmedi. Hayata gözlerini yumarken Melek de ben de yanı başındaydık. Gülen gözlerinin içinde derin bir minnet ifadesi vardı. Son nefesini vermeden evvel kulağıma çalınan sözlerini ömrüm boyunca unutamayacaktım.

Yıllar sonra bugün taşlık yoldan yükselen çiçek kokularını uzaklardan çekerim ciğerlerime. Ağaçların mevsimler boyu yarattığı renk cümbüşüne dalar gider gözlerim. Bilirim ki hâlâ aynı yerinde durur, o salıncak… Meleğimin elinden tutup yürüdüğümüz bozkırlarda kelebekler uçuşur hala…  Halime annemim beyazlar içindeki silueti bir melek gibi süzülür gönül evimden içeri… Ne zaman darda kalsam, ne zaman kasvet bassa içimi, bilirim ki hemen ardından yetişir sırlar âleminin sırlı elleri…

MEHTAP ABDİ


Tür : Diğer Tarih : 13.05.2011
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
Üye Girişi
e-posta
Parola
Beni hatırla
 
Araçlar
       
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this