Mehtap Abdi, Bir yürek mesafesi

Ayşe'nin gözleri

Anasayfa » Aşka Bir Adım Kala » Ayşe'nin gözleri
share on facebook  tweet  share on google  print  

Ayşe'nin gözleri

"Aşka Bir Adım Kala" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar
Ayşenin Taş duvarların arasından süzülerek gün ışığının gizemli köklerine kadar uzanan derin sessizlik, yüreğini ele geçiren kedere ayna tutmuşcasına büyüyordu.  Günlerdir bir damla uyku girmemişti gözlerine. Tahta iskemlesinin üzerine hapsettiği vücudu bir heykel kadar devinimsiz, bakışları yanı başındaki sedirde şuursuzca yatan oğluyla yarışırcasına ruhsuz ve donuktu.  

Ne düşüneceğini, ne hissedeceğini şaşırmış olmalıydı… Yaşadığı ıstıraba katlanamıyor; yıllar öncesinin o dokunaklı sahnesinde olduğu gibi aynı dipsiz kuyuya doğru mütemadiyen yuvarlanıyordu. Boşluğa çakılı gözlerinde bir umut belirtisi görmek kabil değildi… Duvarlara hâkim olan kirli sarı renk, yüreğinin kasvetini bir mengene gibi içine almış, sıktıkça sıkıyor, bir intikam savaşçısı gibi hayat suyunu da beraberinde götürüyordu.  Yaşıtlarından çok daha önce seyrelip ağarmıştı saçları. Gri-beyaz kaşlarının altında sakladığı elâ gözlerindeki donuk bakış ürpertici cinstendi. Yaşadığı acıyı ele verircesine kırışmış alnında, geçmiş gelecek kaygıların izleri hâkimdi.  

Nefise hanım bir içeri bir dışarı gidip gelirken, yıllar öncesinin yakıcı sıcağında bulmuştu kendini Halil…  Daha dün gibi diriydi bütün olanlar. Sokak kapısının girişindeki üzüm asmasının yapraklarıyla kaplı çardaktan geçerken, karısının özene bezene yetiştirdiği çiçeklerin güzelliği ilişmişti gözlerine. Lilâdan pembeye, pembeden beyaza sıralanan ortancaların hemen yanı başındaki gonca güller, taç yapraklarını açmaya yüz tutmuştu. Nergisler bir küçük küme oluşturmuştu söğüt ağacının birkaç adım ötesinde. Bahçenin sol tarafında boy gösteren ikindi sefalarının önünde beyaz sardunyalar yer alıyordu. Hepsi, “yapma” dercesine bakıyordu sanki gözlerine. “Sakın! Sakın böyle bir şey yapma” dercesine bakıyorlardı. “O bizim anamız” diyorlardı, “biz onun evlâtlarıyız. Bak işte, onun elinin dokunduğu her yer nasıl da güzelleşiveriyor.” diyorlardı.

Kulakları uğulduyordu Halil’in. Derin bir acı duyuyordu göğsünde… Yemine vermişti babası… Anası, “bir daha yüzüne bakmam oğul” demişti… “Bu haneye yeni bir can gerek. Var git tez çare bul bu işe. Belli ki Ayşe bir evlât veremeyecek sana… Soy yürümezse hâlimiz nice olur a oğul? Boşayacaksın, yeni bir hanım alacaksın.” demişti çatık kaşlarının arasında bir damla merhamet kırpıntısı olmaksızın. “Etme ana” demişti Halil, “nasıl kıyarım tazecik geline ben? Onun sevdasıyla bunca zaman yanıp kavrulmuşken, canımızı dişimize takıp huzurlu bir yuva kurmuşken, çocuğu olmuyor diye nasıl boşarım garibi… Allah’tan reva mıdır bu? Vermiyorsa Allah vermiyor, onun ne suçu var?  Etme eyleme ana.” demişti de, Nuh demişti de Peygamber dememişti anası. “Meyvesiz ağaç mı olurmuş?” demişti. “Evlât yoksa hanede, huzur da yoktur bereket de… Sevda dediğin iki üç güne varmaz unutulur, lâkin soy yürümeli.” demişti de başka bir şey dememişti…   

Babası daha bir hiddetli bakıvermişti gözlerine. “Söyletme beni daha fazla, var git ne diyorsak onu yap. Bu işin başka çözümü yok.” deyip kestirip atmıştı… Canına tak etmişti Halil’in. Evlendiği günün ardınca “çocuk ha çocuk” diye tutturmasalardı, ne mutlu bir yuva kurmuştu Ayşe’siyle. Nasıl vazgeçecekti biricik sevdasından, nasıl söndürecekti gencecik karısının hayallerini? Olmazsa olmasındı çocuk, ne fark ederdi? Veren de alan da Allah değil miydi? O vermiyorsa vardı elbet bir bildiği… Ama yok, anlatamıyordu aile meclisine. Karar verilmiş, yeni gelin olacak seçilmişti bile...

Saatler sonra, içine düştüğü çıkmazın bedenini bir çaput gibi yere sereceğini, yüreğine düşen kor ateşin bütün ömrünü helâk edeceğini nereden bilebilirdi? Nereden bilebilirdi bir anlık gafletin bir değil birkaç cana bedel olacağını…  Keşke Hakk’tan razı olmayıp, hayatı algılarınca yaşayan insanların zehrine açmasaydı yüreğinin kapılarını. Oldu ki akıttı zehri içine; o vakit zehri yüreğinden çekip çıkarmaya çabalayan tılsımlı bahçesinin kollarına bıraksaydı kendini. Keşke dinleseydi ortancalarının sözünü… Gonca güllerin mahzun bakışlarına omuz verip, söğüt dalı gibi teslim olmayı dileseydi Rabbine keşke. Sardunyaların beyaz çiçekleri gibi beyazlar içindeki sevdiğini incitmeseydi, soldurmasaydı bahar dalları gibi tazecik yüzünü keşke.

Ah bakmaz olaydı o gül yüzüne. Bakıp da akıtmaz olaydı yüreğinden düşen zehir zemberek sözlerini sevdiğinin yüreğine. Varsın âlem düşman kesilsindi Halil’e de, tek Ayşe’si boyun bükmesindi. Lâkin olan olmuştu artık. Ne bahçede güzellik yarıştıran çiçekleri görmüştü gözü, ne sevdası silip atmaya yetmişti içindeki zehrini.  

Kör olsaydı da o an, Ayşe’nin billur mavisi gözlerinden dökülen ateş damlalarını görmeseydi… Özene bezene kurdukları yuvanın, mavi ipekten el işlemeli perdelerine düşen kara gölgeyi elinin tersiyle itebilseydi keşke. Keşke gülüm dediği biriciğinin, el emeği göz nuru yatak örtüsüne duvarları yumrukladığı ellerinden akan o bir damla kanı silebilseydi…   Beyaz dantellerin üzerini kaplayan matemin rengini hiç görmemek, tek katlı ahşap evin üzerine yıkıldığı o dehşet ânını hiç yaşamamış olmak için neler vermezdi şimdi… Bir anlık gafletine nasıl da yenik düşüvermişti, nasıl kıyabilmişti Ayşe’sine?  

Boşlukta çarpışan sesler bir sözcük kasırgasına dönüştüğünde delip geçti Ayşe’nin tazecik zihnini. Ayşe’nin gözlerinde acının en zehirlisi… Ayşe, on sekizinde bir ölü kalpten başkası değil şimdi…

Aile meclisinin yüreğine kattığı zehri karısının gül yüzüne boşalttığında Halil, bir sevdalı yürek kaldı zehir saçılmış göğsünden geriye. Halil sevdasının can pazarında soluksuz, Halil, dudağından dökülen sözlerin kara zindanında mahpus…

Hemen oracıkta köz gibi yanmıştı Halil’in yüreği de. Koşup yetişmişti Ayşe’nin ardınca; “Affet Ayşem!” demişti, “duymamış ol dediklerimi. Ne ben sensiz yapabilirim, ne sen bensiz. Bundan gayrı bilesin ki bir lâhza olsun çocuk lâkırdısı düşürmem ne gönlüme, ne de sözüme.  Gözüm senden gayrısını görmez Ayşe’m… Yeter ki sen, ‘affettim’ de. Affet beni Ayşem. Affet de ocağımızı söndürme.”

Ne dediyse Halil, fayda vermemişti Ayşe’ye. Taşta hayat vardı da Ayşe taştan daha taş kesilmişti. “Yolumuz ki burada ayrılmıştır, bir daha ne gözüm görür seni, ne sen arayıp bulabilirsin beni.” deyip çekip gitmişti Ayşe.

Ateşlere gelmişti Halil’in ocağı. Yüreği kızgın demirle dağlanmıştı da bağrına devasız yaralar açıvermişti. Ayşe sır olup gitmiş, bahçedeki çiçekler dahi Ayşe’nin gidişiyle sönüvermişti. Tek bir yaprak yeşermemişti dalında o günden beri. Canından can sökülmüştü Halil’in, gözlerinin feri kesilmişti. Lâkin anası bir yanda babası diğer yanda başında taş öğütmüştü… Halil o eski Halil değildi, Ayşe gitti gideli tek bir gün gülmemişti yüzü. “Sen ki yoksun, bundan gayrı mutlu olmak bana haramdır Ayşem” deyip aile meclisine boyun eğmişti. Bulup getirdikleri kızla evlenmeye razı olmuştu. Bir günden bir güne aklından çıkmasa da Ayşesi, sevdasını yüreğinden söküp atamasa da biriciğinin, gözlerine sevincin zerresi düşmeyecek olsa da evlenmişti.  

Sene geçmişti Ayşe’nin gidişinin ardından. Nefise kocasına bir bebek beklediğini müjdelediği gün, Halil’in mateminin de birinci yıl dönümüydü. İri siyah gözleri çakmak çakmaktı Nefise’nin… Dudaklarına yayılan koca gülümsemesi, kocasının hazan yaprağı gibi titreyen dudaklarının karşısında kaybolup gitmişti. Ne diyeceğini bilememişti Halil. Bir damla sevinç düşmemişti gözlerine, yüreğine bir zerre mutluluk dökülmemişti. “Hayırlı olur inşaallah” diyebilmişti zoraki, “inşaallah diye karşılık vermişti Nefise…   

Allah’ın nuruyla geldiği o gün, “Yusuf” demişti bebesine Halil, “adı Yusuf olsun” demişti, “matemime doğan nur kokulu oğlumun…”

O nûru gördüğü günden beridir ki, bir kıpırdama hissetmişti içinde Halil… Yusuf, umut olacaktı yangınına Halil’in…  Yüzü ay gibi parlak, gözleri gün gibi ışıl ışıldı Yusuf’un. Yusuf, yeni adıydı Halil’in ölü ömrüne doğan güneşli günün.    

“Ah Yusuf, can Yusuf! Neden kaçırırsın gün ışığı gözlerini benden? Neden tek bir kelâm etmezsin sen de yaşıtların gibi?.. Neden hareketsizsin, neden bütün çocuklar gibi şen şakrak değilsin Yusuuuf!... Ah Yusuf… Yanardağ gibi yaktın içimi Yusuf…  Ayşem gibi taş mı kesildin sen de Yusuf!... Bilsen ki bir gaflet ânı bir ömre bedel oldu Yusuf’um. Bilsen ki gözüm kırpmadan ömrümü senin için veririm a Yusuf’um… Tek  ki sen açsan bahar dalları gibi, tek sen gülsen oğlum. Uğruna versem de şu vefasız canımı, bir sen yaşasan ah Yusuf’um…”   

Duymuyordu Yusuf, konuşmuyordu, gülmüyordu. Yusuf, insanlarla göz göze gelmekten bile ürküyordu…  Halil, oğlunun uzak diyarlara çevirdiği bakışlarında bir zerre umut kıpırtısı arıyor ama bulamıyordu. Canından kanından bir parçaydı Yusuf, ama gözleri gözlerine değmemişti bir günden bir güne… Ne annesine, ne babasına, ne de bir başkasına… Tek bir noktaya dikili gözlerinde o anlamsız boşluk…  Yusuf yaşayan ölü, Nefise Yusuf’a can soluğu… Halil, Yusuf’a, Halil Ayşe’ye, Halil Nefise’ye birer can borçlu…  

“Ah Yusuf… Devasız derdim Yusuf.” demişti de kapı kapı çare aramıştı evlâdı için Halil. Hiçbir tedaviye cevap vermemişti Yusuf. Bir hafta öncesi, “artık yapılacak bir şey yok” demişti doktorlar, “alın götürün evinize, Allah’tan ümit kesilmez.” demişlerdi. Eşine ender rastlanan bir vakaydı bu. Ne kadar ömrü olduğunu bilmek kâbil olmasa da ömrünü yatarak geçirmeye mahkûmdu Yusuf. Halil de Nefise de Yusuf’un varlıkla yokluk arasında sıkışıp kalan hayatının ayrılmaz parçaları olmuştu. Bir tek gün yüzü görmemişti Nefise… Halil, bir tek gün, sessiz haykırışlarını dindirememişti yüreğinin…  

Tahta iskemlesinde devinimsiz otururken, sedirin beyaz örtüsüne gözlerinden bir damla kan düşüverdi Halil’in… Bir kara gölge belirdi Nefise’nin çeyiz sandığından çıkarıp serdiği yaygının üzerinde, mavi atlas perdeye sızan ışıkları söndü gök kubbenin…    

Halil, tahta iskemlenin üzerinde hapis, Yusuf beyaz örtüsünün kuşattığı sedirin üstüne… Halil’in gözlerinde matem, Ayşe’nin gözleri vardı Yusuf’un gözlerinde…

 MEHTAP ABDİ


Tür : Diğer Tarih : 13.05.2011
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
Üye Girişi
e-posta
Parola
Beni hatırla
 
Araçlar
       
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this