Mehtap Abdi, Bir yürek mesafesi

Umut

share on facebook  tweet  share on google  print  

Umut

"Aşka Bir Adım Kala" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar
Umut Dondurucu soğuk hastane kapısından çıkan iki yorgun bedene olanca kuvvetiyle  çarpıyor, soluk benizlerine yer yer rüzgârın kızıl uğultusu düşüyordu. Bir an evvel eve varabilselerdi… Ama günün bu saati, hem de bu sert havada bir de otobüs beklemeleri gerekecekti. Sabahın ilk ışıklarında düşmüşlerdi hastane yoluna, saatlerce muayene sırası beklemiş, ağrılarına yeni ağrılar eklemişlerdi.

Yaşlı adam, ayakta duramayan kırk yıllık hayat arkadaşına omuz verdiği halde, onu otobüs durağına götürmeye çabalıyordu. İmkânı olsa bunca yıllık refikasını bu halde yürütmezdi ya, çaresizdi. Belindeki rahatsızlık yürümesine mâni oluyordu Sultan hanımın, her sene birkaç kez nüksederdi rahatsızlığı, beli tutulur yürüyemezdi.

Ne var ki ikisi de şikâyet etmezlerdi hâllerinden… Karı koca birbirlerine kol kanat gererek ömür takvimlerini eskitmekten başka gaye taşımazlardı… Geçen yıllar zamane gençliğine inat onların sevgisini daha da büyütmüş, her geçen gün birbirleri için bir ni’met olduklarının idrakine varmışlardı.

Küçük adımları, ıslak kaldırıma birer tüy yumuşaklığında dokunuyor, avuçlarının içinde birleşen elleri iki sevgi dolu yürekten sızan sıcaklıkla ısınıyordu…

Durağa varır varmaz binecekleri otobüsün gelmesiyle ışıldadı gözleri. Ama hınca hınç doluydu otobüs. Tek kişilik yer yoktu. “Soğukta beklemektense binelim hanım.” dedi Vecdi bey, Sultan hanıma dönerek, “elbet bir yer veren çıkar ha ne dersin?”

“Öyle ya binelim Vecdi bey!” dedi Sultan hanım, “Bir sonraki otobüsün gelmesi yarım saat sürer.”

Birbirlerine tutunarak bindiler otobüse… Vecdi bey, bir yer veren olur diye bekledi bir mühlet. Ardından şöyle bir bakındı etrafına. Otobüste bir hayli genç vardı, okul çıkış saati olduğundan öğrenciler çoğunluktaydı.  Kimi bir wolkmen takmıştı kulağına, kimi wolkmen yerine Mp3 tercih etmişti. Kimisi uyur gibi yapıyor, kimi de kız arkadaşlarıyla edebe yakışmayan davranışlar sergiliyordu

Hemen yanı başındaki koltukta her halinden bir lise talebesi olduğu anlaşılan bir delikanlı oturuyordu.  

“Oğlum,” dedi hasta eşini göstererek “teyzen çok hasta, ayakta duramıyor, rica etsem yer verir misin ona?”

Delikanlı, “ben de hastayım.” dedi umarsızca. Sesi alayımsı, bakışları donuktu.

“Yaa, öyle mi?” dedi yaşlı adam; “demek hasta hasta okula gidiyorsun.”

Genç adam ses vermedi, çevirdi bakışını camdan tarafa.

“Hastaysa taksiye binseydiniz.” dedi fütursuzluğunu gizleyemeyen bir başka talebe.
Vecdi bey neye uğradığını şaşırmıştı. Torunu yaşındaki çocuklardan bu sözleri işittiğine inanamıyordu.

“Haklısınız evlâdım.” dedi kısık bir sesle, “keşke, keşke taksiye binseydik.”

Arka koltukta oturan bir başka yaşlı beden, saçlarındaki aka, bükülen beline rağmen, bu umarsızlığa duyarsız kalamayıp kalktı yerinden. “Buyurun” dedi “buyurun, böyle oturun.”

Sultan hanım derin bir mahcubiyet duymuştu; utanmış üzülmüştü. Keşke yüzündeki acıyı gizleyebilseydi. Keşke daha dik durmayı başarabilseydi de böyle bir hadiseyle karşı karşıya gelmeseydi. Vecdi beyin ne kadar hassas olduğunu bilirdi, işittiği sözler birikmiş yaralarını kanatmış olmalıydı.

Buruk bir kalple oturdu Sultan Hanım kendisine gösterilen yere. İncinmişti, belki de ilk kez acziyeti bu denli canını acıtıyordu. Başını eğdi, sessizliğin derin haykırışları içindeki düşünce denizinde kayboldu.

Vecdi bey, yaşaran gözlerini gizlemeye çabalamış ama başaramamıştı. “Zaman”, diye geçirdi zihninden, “zaman ne çok şeyi alıp götürmüş meğer… Benim ülkemin insanı böyle miydi ya, ah ecdâdım böyle miydi benim?”

Kırlaşmış saçlarına rağmen ayağa kalkıp hasta hanıma yer veren ihtiyar, hemen hemen aynı yaşlarda olduğunu düşündüğü beyefendinin sessiz sesini duyar gibiydi…

Aynı hissiyatla buğulanmış gözlerini çevirdi Vecdi beyin ıslak gözlerine… Hava kabarcıklarının arasında çarpıştı iki nemli gözden yükselen buğu. Boğazlarında düğümlenmiş yakıcı sözler döküldü boşluğa birer hıçkırığa dönüşüp.

İki kederli yürek, sessiz sesleriyle konuşuyorlardı hınca hınc dolu otobüste şimdi.  Gözlerinden süzülen yaşlar, zaman öncesinin özlem buhurdanından düşer gibiydi.

Vecdi bey, acısına karışmış minnet dolu ifadelerle baktı yaşlı adamın kırlaşmış saçlarına. Bir iç çekti derûnundan, bir tebessümün titrek gölgesi düştü göz çeperlerine. O vakit seyreldi siyahî damlaları kederin, bir daha ve daha dikkatli baktı yaşlı adamın yorgun çehresine… Anladı yaşlı adam, söyletmedi, ikiletmedi Vecdi beyin davetini… Bir baş eğdi usulca, ardından ışık huzmeleriyle kaplı bir zaman silindirinden içeriye giriverdiler yürek yüreğe…

Çocukluk yıllarının sâfiyetiyle yıkanmış sokaklarında buldular kendilerini evvelâ… Ecdâdın asırlara nakşolmuş edebini, saygının ve sevginin coşkun bir şelâle gibi gönüllere akışını izlediler çocuk bakışlarıyla… Masallar anlatıyordu onlara nineleri, gürül gürül yanan sobanın yanı başında bir coşkun ırmak gibi coşkun sular akıtıyordu minik kalplerine. Sobada közlenen kestane kokuları buram buram ciğerlerine dolarken, şanlı atalarını anlatıyordu nineleri onlara. İlmin, adaletin, hakkın, hukukun nasıl zirveye dayandığını anlatıyordu. Bu sokaklarda atalarının estirdiği mutluluk rüzgârıyla baştan başa nasıl yeniden yapılandıklarını  anlatıyordu. On üç günde ordusuyla Sina çölünü geçmeyi başaran Sultan Selimlerin, fetih kumandanları Fatih Sultanların, Kanunilerin ve daha nicelerinin; asırlar boyu cihana nâm salmış bir milletin akıllara durgunluk veren başarısının ardındaki gerçeği anlatıyordu.  İlâhî müjdeyle filizlenen bir beyliğin, muazzam bir imparatorluğa dönüşündeki sırrı anlatıyordu.
Hakk âşıklarının, aşk sahiplerinin diyarını, emri Allah’tan alan, aldığı emirle fetih yoluna çıkan, ve gayretlerinin üzerine bir de gönül sultanlarının himmetini kuşanan kumandanların zafer nîdalarını anlatıyordu.

Böylesi zamanın, böylesi bir edebin çocuklarıydı onlar. Dedelerini, babalarını zafer meydanlarında şehit vermişler, ninelerinden şehitlerinin şanlı hikâyelerini dinlemişlerdi. O edep üzere büyümüşler, çocuklarını o edep üzere büyütmeyi dilemişlerdi. Lâkin kara örtüler çekilmişti edep üstüne… Ecdâdın kanıyla sulanmış topraklara zulmetin eli değmişti yeniden. Ama bu kez kanlı elleri değil, gizli elleri kıskaca almıştı nesilleri zulmetin… Al kanların üstüne, zifiri karanlığın yok edici zehri sinmişti.

“Âh zaman!” dedi Vecdi bey içten içe, “Âh zaman neler kaybettirdin bize?”

“Zaman değil suçlu olan…” diye karşılık verdi yaşlı adam zihninden, “zamana yazılan bizim yaptıklarımız, bizim yaşadıklarımız değil mi? Biz tüketmedik mi kimliğimizi? Kendi kendimizi yok eden biz değil miyiz?”

“Öyle ya!” dedi Vecdi bey boynunu bükerek…

“Görüyorsunuz değil mi? Gençliğimiz ne halde?

“Görmez miyim hiç? Bizim evlâtlarımız, bizim torunlarımız böyle mi olacaktı? Kendi ecdâdının, kendi kahramanlarının adını dahi bilmeyen şu zavallı yavrucaklar, zulmetin peşinde nasıl da ömür tüketiyorlar…”

“Giyim kuşam desen bir garip hâl! Tavırlar ona keza.”

“İnsanlar bu hâli modernliğin ölçüsü sayıyorlar.”  

“Vah ki vah bize üstadım… Bu hâle düşmüşlüğümüze mi ağlayalım, hâlin vehâmetinin farkında olmayışımıza mı?”

“Umudum odur ki bu kara sular bir gün durulacak. Torunlarımız ecdâdımızın emanetine sahip çıkacak. Gerçek kimliğimizi muhakkak anımsayacaklar. O vakit bu sokaklarda yeniden mutluluk rüzgârları esecek. Şu hâlden eser kalmayacak meydanlarda. Gençler, hizmet aşkıyla dolup taşacaklar yeniden… Vatan aşkını, Hakk aşkıyla doruklara taşıyıp unuttuklara edebe yeniden kavuşacaklar… Yine en zirvesinde çiçek açacağız Hakk aşkının, yine en güzel sabahında yaşayacağız baharların. ”

“Sahi inanıyor musunuz buna?”

“Elbette ya, elbette inanıyorum. Hakk’ın sözünde hulf olur mu hiç? Allah nurunu tamamlayacaktır! Biz görsek de görmesek de bu böyle olacak evvel Allah.”

“Tez vakitte; gençliğimiz, evlâtlarımız harcanmadan çıkarız bu kara çemberin içinden inşallah.”

“Allah bilir ya, bize sabretmek düşer gayrı…”

Dakikalar sürmüştü bu iç sesleniş. Otobüs yol almış inme vakti gelmişti nihayetinde. Yarı hüzün yarı umut dolu gözlerle baktılar birbirlerine son kez. Eski zamanların mutluluğuyla sarhoş olmuş üç güzel yürek, umarsız bir tükenişin kollarında mutluluğu arayan zavallı gençler için umut toplayarak veda ettiler birbirlerine…

Küçük adımlarla yürüyorlardı şimdi. Sultan hanımın ağrısı iyice artmış, daha da zorlanır olmuştu. Çok geçmemişti arası, kaldırım kenarındaki ağaca tutunup “daha fazla yürüyemeyeceğim bey.” dediğinde. Fizik tedavi için ileri bir tarihe gün vermişlerdi hastaneden, o güne kadar nasıl dayanacaktı zavallı kadın.

Yürüyemiyordu işte, orada öylece kalakalmıştı. Tıpkı bir külçe gibi hareketsiz duruyordu.

Vecdi bey ne yapacağını şaşırmış gözlerle bakarken kırk yıllık hayat arkadaşına, ıslak kaldırımların arasından bir delikanlı koşup geldi yanlarına… Yumuşak bakışlarını korku dolu gözlerine çevirdi Vecdi beyin.

“İzin verir misiniz bey amcacığım?” dedi, “izin verir misiniz yardım edeyim.  Arabam hemen şurada, gitmek istediğiniz yere bırakayım sizi.”

Vecdi bey, kirpiklerinin arasında donakalan yaşlarının bir çöl sıcağına tutulmuşcasına eridiğini duyumsadı… Buğulu hava, yaşlı yüreğinden yükselen bir sevinç dalgasıyla ısınmıştı.

Yeşil iri gözlerine derin derin baktı karşısındaki gencin…

“Sen” dedi minnetle, “İşte sen bu vatanın umudusun evlât…Var olasın, sağ olasın. Çok yaşayasın.  Öyle bir çiçeklensin ki dalların, cihâna yeniden nam salasın…”

Delikanlı edeple eğdi başını, bir hamlede kaldırdı Sultan hanımı düştüğü yerden. “Ha gayret teyzeciğim.” dedi, “araba hemen şurada…”  

“Allah razı olsun evlâdım” dedi Sultan hanım, “evimiz bir iki sokak ileride ama oraya kadar yürümeye dermanım yoktu. Hızır gibi yetiştin sağol. Belim tutuldu, yaşlılık işte. Eve bir varabilsem sıcağa tuttuk mu bir şeyciğim kalmaz inşallah.”

“İnşallah hanım teyzeciğim” dedi delikanlı… “Eğer hastaneye gitmeniz gerekiyorsa, hemen götüreyim.”  

“Hastaneden geliyoruz zaten yavrum. Eve gidip dinlenmem lâzım, çok yoruldum bugün, ondan güçsüz kaldım bu kadar.”

“Nasıl isterseniz teyzeciğim. O halde evinize bırakayım sizi.”

Bir önceki ânın karanlığı, bir sonraki ânın aydınlığıyla parçalanmış, gökten yağan rahmet damlaları, kasvetli günün üzerine bir nur demeti gibi düşmüştü.

Vecdi bey, yanı başındaki gayretli gence bakarken eski zamanların yeniden şahlanışını izlemenin gururunu yaşıyordu…

MEHTAP ABDİ


Tür : Diğer Tarih : 13.05.2011
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
Üye Girişi
e-posta
Parola
Beni hatırla
 
Araçlar
       
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this