Mehtap Abdi, Bir yürek mesafesi

Vuslat

share on facebook  tweet  share on google  print  

Vuslat

"Aşka Bir Adım Kala" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar
Vuslat Bir akşam vakti...

Üç siyah gölge süzüldü marketin açık kapısından içeri. Hain bakışları akşamın alaca karanlığını delercesine ateş saçarken, evine gitmeye hazırlanan genç adam, bu üç kara gölgeyi karşısında görür görmez, oracıkta sonlanacak yazgısına karşı duramayacağını anladı. Sorgusuz sualsiz bir teslimiyetle dikildi karşılarına. Az sonra gideceği yerin büyüsüne kapılmışcasına nutku tutulmuş, bakışları tek bir noktada birleşmişti. Karşısında beliriveren o üç kara gölge kaybolmuş, bambaşka bir diyarda buluvermişti kendisini. Altlarından ırmaklar akan yemyeşil vadilerin uzandığı, kuşların, kelebeklerin dans ettiği bir diyarda rengârenk çiçeklerin arasında uçarken görüyordu kendini. Ufkun görülmemiş mavisi perde perde açılıyordu gözlerinin önünde. Yemyeşil vadi boyunca beyazlar giymiş insan gruplarını görüyordu. Daha önce hiç rastlamadığı renklere bezenmişti ağaçlar... Uçtu alabildiğine derinliklerine ufkun. Yüzünde ansızın beliriveren gülümseme, kalbini saran rahmet dalgalarının yansısı olmalıydı. Gök katları boyunca ilerlerken ona eşlik eden meleğin ipeksi kanatları gözlerini alıyordu.

Öylesine kendinden uzaktı ki; iç içe geçmiş altı âlemin görüneninde bedenini delip geçen kurşunlara aldırış etmedi. Kör kurşunlar, ekmek teknesinde delip geçmişti aşk dolu yüreğini... Ve bir anda kan kırmızı gül bahçelerine dönüşmüştü ortalık... Yüreğinden damlayan kan, aşkının kanıydı... Düşüvermişti olduğu yere sırtı yerde, alnı göklere dönük... Yüzünde mağrur bir tebessüm... Gözleri ışıl ışıldı vuslatın sevinciyle... Dünya perdesine kapatırken gözlerini, mânâ âleminin eşsiz zenginlikleri açılmıştı önünde... Pırıl pırıl göklerde, son bilmeceyi çözmeye hazırlanıyordu şimdi. Yaşarken dilediği o tek hedefe doğru  ilerlerken, haince öldürülmüş olmasının altındaki sır perdesi de aralanıyordu yavaş yavaş...

Kasabalı, sesin geldiği yöne kulak kabartıp ne olduğunu anlamaya çalışırken, aylardır ecel terleri döken hane halkı, korktukları anın geldiğini düşünerek deliye döndüler... Ömrünün en kasırgalı dönemini geçiren genç kadın, köprübaşında ateşlenen silah sesiyle yüreğinden vurulmuşcasına yere yığılırken, “Eyvah babam!” diye kükredi on üçüne yeni girmiş toy delikanlı. Dağ gibi yiğidin gövdesine sıkılan kurşunun acısı bedenini yakan bir alev topuna dönüştü o anda... Boğum boğum olan hıçkırıkları, gecenin suskunluğuna karıştı... Dil söylemez, göz görmez, ayaklar yürümez oldu...

Yer gök şahitti olan bitene... Dakika geçmedi arası kara haber duyuldu dört bir yanda... Kasabada mertliği, yiğitliği ve merhamet dolu yüreği ile tanınıp sevilen genç adam, uğradığı silahlı saldırı sonucu olay yerinde hayatını kaybetmişti. Marketin beyaza çalan döşemeleri  bedeninden oluk oluk akan kanla kırmızı bir göle dönüşürken, gecenin matemine yoldaşlık ediyordu yıldızlar... Hüznün doruğa yükseldiği dakikalarda o, çoktan dünyadaki görevini tamamlamış, ait olduğu yere, âlemlerin Rabbine vuslat olmuştu. Baş gözleriyle görenler, delik deşik edilen vücudundan akan kanları yazgısının korkunçluğuna bağlarken, kimseler bilmedi ömrüne kılavuzluk eden pamuk yumağı kalbine açılan sır perdelerini. Etrafı saran kalabalık gördüğü manzara karşısında dehşete düşmüş, ağıtlar yakar olmuştu. Ağıtın en içlisi ise yerde cansız yatan gencin, dumanı hâlâ tüten ocağından yükseliyordu... Gül yüzlü karısının gönül ocağı tutuşmuştu bir kere... Başını taştan taşa vursa, paralansa bir ömür, söner miydi bu yürek yangını? Dağlar taşlar ortak olacaktı bundan böyle derdine.

Gidenin ardından hep aynı masal değil miydi yaşanan? Kimileri deva bulmaz dertlere karışırken, birileri için ne kolaydı “öldü” deyip geçiştirmek... “Öldü demişlerdi” onun için de... Ne de kolay söylemişlerdi. Oysa sadece o değildi ölen... Umutlarını, yarınlarını ona bağlayan gencecik karısının gelecek hayalleri de ölmüştü gidişinin ardından. Yavrularının melek yüzlerine gölge düşmüş, dimdik duran boyunları babalarının ardından bükülmüş, ümitleri söndürülmüştü.

Adli tıpta yapılan incelemenin ardından teslim edildi ailesine. Binlerce yürek bir bütün olup el açtılar kâinatın Rabbine. Canilere lânetler okunurken, ölenin ardından dökülen gözyaşları ırmak olup aktı gönüllerden. Onun için ağlıyordu bütün yaralı yürekler. Her biri ayrı bir iz taşıyordu çünkü ondan. Dağı taşı yerinden oynatan kalabalığın içinde herkes onun sevgi pınarından nasiplenmiş, gönül zenginliğinden pay edinmişti. Hayatı boyunca dürüstlüğü şiar edinmiş biriydi o. Sevmiş, sevilmişti dolu dizgin. Yeryüzünün kirli suları fütursuzca her yana akarken, o duru sulardan nasiplenmesini bilmişti. Alan değil veren el olmaktı dileği... Umut doluydu; çirkinliklerin kölesi olmuş insanların çevrelediği bir dünyada yaşıyor olsa da. Kalbinde yarattığı ve gerçekliğine yürekten inandığı bir başka dünyası vardı onun. O dünyada her daim kalabilmek adına tüketmişti ömür sermayesini. Adı dosttu... Gerçek sevgiye, gerçek sevgiliye dost... Sevginin çağlayan gibi büyüdüğü veda gününde, dürüstlüğün kurbanı olan gence duyulan hayranlık gözlerden okunuyordu.  

Aşk, sadakât, edep... Ve teslim...

Zamane insanın uzak kaldığı bütün bu değerler taşımıştı onu zirveye... Bedenini yaran kurşunlar dahi acı verememişti ona. O aşka açmıştı kapılarını çok önceleri...  İşte o aşkta gizliydi bütün sır...  Vuslata yürürken başı dik, gözleri ışık ışık; onu almaya gelen melekler kan kırmızı güller sermişti gözlerinin önüne.. Güllerin, gönüllerin sahibine âşıktı o... Bilirdi aşkın sahibinin ne olursa olsun doğruluğa, dürüstlüğe, yalın ve sevgi dolu kalplere uzandığını. Kalbine dokunan el Onun eliydi. O sıcacık, rahmet dolu nur yumağı kalbi Onun elinde şekillenmişti. İşte bu sebeple kulaklarını tıkamıştı bütün söylenenlere.

Köşe başındaki marketinin önünde cereyan eden hadise sonrasında, şahitlik etmesine karşı çıkmıştı herkes. “Başını belaya sokmaya değmez. Bırak ne halleri varsa görsünler.” demişlerdi de, “Gördüğümü söylemezsem, yarın Hakkın huzurunda ne cevap veririm.” diye karşı çıkmıştı hısım akrabasına. Gözlerinin önünde bir adam öldürülmüştü. Katili bile bile saklayamazdı ya... Şahit yazıldığı günün ardından az tehdit edilmemişti konuşmaması için. Ama boyun eğmemişti karanlık kalplere. Doğru birdi ve o doğru bildiğinden asla dönmeyecekti.

Şahitliği, katilin ait olduğu yere gönderilmesini sağlamış, ama kendi kendini bir karabasanın tam ortasında bulmasına neden olmuştu. Genç karısı ve üç çocuğunun can güvenliği tehlikedeydi. Başvurduğu yerlerden sonuç alamamış, başının çaresine bakması söylenmişti.

“Herkese bir koruma verecek halimiz yok.” demişti emniyet müdürü, çelik yelek kullanmasını salık vererek. “Bir de ruhsatlı tabanca veririz sana demişlerdi, bütün olan biteni dinledikten sonra...

Taşımaya zorlandığı çelik yeleği aylarca kuşandı üzerine çoluk çocuğu yetim kalmasın diye. Kol kanat gerdi ailesine her zamankinden daha çok. Ve hiç vazgeçmedi sevmekten, fedakârlığı zevk edindi kendine bir ömür... Evlâtlarını korumak adına her yolu denedi. Korkuyordu yavruları, karısı korkuyordu. Hakça yaşamanın bedeli buydu işte. Birileri şeytanî arzularının peşinde koşarken, maneviyat iklimlerinin gölgesinde yaşayanlar için ödenmesi gereken bedeller onların korkunç arzularının koynunda şekilleniyordu. Her şerrde var olan hayrı keşfetmek de, zulme sabretmek de Hakk dostlarına kalıyordu.

Mükâfatı görünenden daha büyüktü sabrın. O sabrettikçe çiçek çiçek açıyordu manevî tekâmülün perdesi. Bir Allah vardı koruyanı... Zalimlerin kol gezdiği bir dünyada, güvendiği tek dostu Oydu. Çoluk çocuğunu alıp kasabayı terk etmesini istiyordu yakınları, olası tehlikelerden korunmaları için.  Bir türlü nasip olmamıştı ona terki diyar etmek. Yapamamıştı. Yazgısını değiştirmek elinde değildi çünkü. Bütün ısrarlara rağmen, doğup büyüdüğü, evine aş götürdüğü kasabada yaşamaya devam etti, o gün gelinceye dek.

Ve aylar sonra ilk kez o akşam üzerine geçirmedi çelik yeleğini. Çok geçe kalmadan kapatıp gelecekti marketi. “Korkma” dedi karısına, “Allah ne yazdıysa o olur.” Genç kadın, evlendiği günden bu yana razı olduğu kocasını kaybetme korkusuyla titredi o vakit. Israr etmek faydasızdı... O gün, o çelik yeleği sırtına geçirmediği gün kurşunlar işleyecekti kalbine. Yazılanın önüne geçmek kabil olur muydu hiç? Hain eller, bir masumun ömür ırmağını kuruturken, kendi ebedi yangınlarını da kendi elleriyle hazırlamışlardı. Öldürülen genç adam içinse, o gün müjde günüydü. Hakk’a yürüyordu yaşarken dilediği gibi... O Allah katında yücelmeyi dilemiş, yaşarken Allah’ı dileyerek kurduğu sağlam temeli gönül zenginliği ile beslemiş ve öldürülmesiyle en yüksek mertebelere erişmişti.  

Uzun süren korku dolu bekleyiş, dünya gözüyle görenler için kara bir yazgıya dönüşürken, geride kalanlar acının böylesine mahkûm edilmeyi yediremediler kendilerine... Oysa İlâhi düzen merkezindeydi her zaman olduğu gibi. Gönül gözü açık olanlar, bütün dramların altında yatan tek ve gerçek hakikati seyrederken, baş gözüyle görenler uğradıkları haksızlıkları düşünerek öfkelendiler için için... Ocaklarını söndürenlerin ocaklarını söndürmeyi dilediler önce. Sonra bir beyaz düş doldurdu gecelerini... Genç adam göklerin çapını aşmanın sırrını verdi karısına...

Bir ömür, dedi... Allah’ın Zat’ına odaklanmış...
Bir ömür ki başkaları için yaşamaya, başkalarına mutluluk saçmaya programlanmış...
Bir ömür ki aşkı, sadakâtı, edebi ve hepsinden önemlisi teslimiyeti zirveye dayanmış...
Bir ömür ki mükâfatı, peygamberlerle haşrolunacak şehitlik mertebesine uzanmış...”

MEHTAP ABDİ


Tür : Diğer Tarih : 13.05.2011
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
Üye Girişi
e-posta
Parola
Beni hatırla
 
Araçlar
       
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this