Mehtap Abdi, Bir yürek mesafesi

Mina- Aşka yolculuk

Anasayfa » Aşka Bir Adım Kala » Mina- Aşka yolculuk
share on facebook  tweet  share on google  print  

Mina- Aşka yolculuk

"Aşka Bir Adım Kala" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar
Mina- Güneşin, yakıcı ışıklarını kentin üzerine cömertçe düşürdüğü bir temmuz ikindisiydi…  Alnında biriken terlere aldırış etmeksizin havuz kenarındaki hasır masanın başında tek başına oturuyor, Hafize hanımın az evvel masaya bıraktığı çayını isteksizce yudumluyordu. Tek kişilik, çini işlemeli porselen semaverin yanındaki tabağa özenle yerleştirilmiş zencefilli kurabiyeler ne kadar göz doldursa da, hayret! Canı istememişti. Sabahtan beri hiçbir şey yememişti oysa… O gün işe de gitmemişti. Sıkıntılıydı, havadaki elektrik yükünden olmalıydı bu garip iç sıkıntısı. Çocukluğundan beri etkilenirdi mevsim değişikliklerinden, kendini yorgun hisseder, hiçbir şey yapmak istemezdi.

Her zaman yemek için can attığı kurabiyelerden yaptırmıştı daha o sabah ama şimdi tek bir tane bile yemek gelmiyordu içinden… Çimlerle kaplı bahçe içinde bir sağa bir sola baktıktan sonra, yeniden havuzdaki pürüzsüz mavi derinliğe çevirdi bakışlarını. Su o kadar duru, o kadar parlaktı ki… Güneşin yansımasıyla kırılan ışıkların yarattığı renk armonisi gözlerini alıyordu…

Yüzse miydi? Hayır, hayır! Bunu istemiyordu. Bedbin bir hâli vardı. Her zamanki parıltısından eser yoktu görüntüsünde… Saçlarını taramamış, eline geçirdiği bir toka ile tutturuvermişti. Alnında biriken terler ince siyah kaşlarının çekiciliğini artırsa da iri kahverengi gözlerine yayılan kedere yenik düşmüştü. Dudağının hemen sol üst kısmındaki beni, makyajsız yüzünde daha da belirginleşmiş, uzun boyuna ve bütün zarafetine rağmen beyaz tişörtü ve eşofmanının içinde mahzun bir çocuğu andırıyordu.

Nefesi daraldı… Kesik kesik öksürmeye başladı. “Hiç değilse bir duş alsam” diye geçirdi zihninden… Ama ayağa kalkmaya üşeniyordu… Kalkacağı yerde, beyaz sandalyesine daha sıkı tutundu. Belli ki kendini kandırıyordu. Havanın etkisi değildi bu, iş dünyasının çarpık ilişkileri yormuş olmalıydı genç kadını. Her sorunla başa çıkmak için sınırlarını zorlamıştı belki de… Hep en güzele ulaşmak, sektörün zirvesine oturmak için hiç durmadan çalışmış çabalamıştı. Şimdi dişiyle tırnağıyla geldi yerde, neden hak ettiği mutluluğu yaşayamıyordu? Vaktiyle tek hedefi yurt içi ve yurt dışında bir numara olmak değil miydi? Başarmıştı işte, kısa zamanda istediği her şeye sahip olmuştu. Emrinde onca çalışanı varken, rakiplerini kıskandıracak çaptaki servetine rağmen neden mutsuzdu?...

“Mutsuz muyum?” diye mırıldandı. Bu soruyu kendine ilk kez soruyordu. Bunca yıllık meslek hayatında tek bir an bile kendi içine dönüp bakmamıştı. Hep dış görüntüsüne itibar etmiş ve işine endeksli bir hayat yaşamıştı. Duyarsız bir insan değildi… Ama iş dünyası zayıf insanlara göre değildi. Güç gerektirirdi. Prensiplerinden ödün verdiği anda başarısına gölge düşürmüş olacaktı. Mina’yı kısa zamanda marka yapmak, her yıl yepyeni bir koleksiyonla adından söz ettirmek hiç de kolay olmamıştı. Dişiyle tırnağıyla geldiği bu yerde, yapacağı en ufak bir hata sonu olurdu…

Belki de gereğinden fazla sorumluluk üstlenmişti. Zarafetin prensiple birleştiği ince bir çizgi üzerinde yaşıyordu uzun yıllardır. Sıradan insanların sıradan hayatları ona göre değildi. Tam tamına dilediği gibi bir hayat yaşamıştı ama neden bir tatminsizlik duygusu vardı içinde? Neden bir tek kez olsun, yüzünde içten bir gülümseme belirmemişti?... Sadece olması gerektiği kadar, belli kurallar içerisinde idame ettirmişti hayatını… Hata mı etmişti?

Mina belleğinde ansızın beliriveren sorular karşısında hayrete düşmeden edemedi. “Aman canım” dedi sonra, “neler düşünüyorum ben? Bu benim hayatım ve tam tamına olmak istediğim yerdeyim. Sadece biraz yorgunum. Hepsi bu.”

İçinde bir yerlerde düşüncelerinin karşıtı bir ses duydu:  “Dikkat et! Depresyona girmek üzeresin. Henüz vakit varken dön kendine.”

Genç kadının rengi sarardı, kalbi hızla atmaya başladı.

“Bu da ne böyle? Sen de kimsin?”

“Ben senim… İçindeki sen…”

“Aman Allah’ım! Kendi kendime konuşuyorum. Hemen gidip bir duş alsam iyi olacak.”

“Ne yani? Dinlemeyecek misin? Nereye kaçarsan kaç, ben seninleyim.”

“Sıcak çarpmış olmalı, güneşte fazla kaldım sanırım…”

Alelacele arka kapıdan içeri girdi Mina. Banyoya doğru adımlarını sıklaştırıyordu ki, kapı zilinin çaldığını duydu. “Hay Allah!” dedi oyma trabzanlı merdivenlerden odasına çıkarken… “Hafize hanım da nereye kayboldu?

“Hafize hanım, Hafize hanım! Kapı çalıyor…”

Hayret! Hafize hanım ne kapı zilini ne de Mina’nın sesini duymuştu. İnsanın beynini uyuştururcasına ardı ardına çalıyordu oysa zil… Daha fazla dayanamadı… Duş almayı biraz erteleyebilirdi. Merdivenlerden gerisin geri indi, hızlı adımlarla dış kapıya yöneldi ve biraz  merak biraz da gerginlik dolu bakışlarla araladı kapıyı… Hafize şoföre bir sipariş vermiş olmalıydı… Günün bu saatinde başka kim olabilir diye düşünüyordu ki altmışlı yaşları çoktan aşmış pejmürde görünüşlü bir adam belirdi karşısında.

“Buyurun! dedi, kimi aramıştınız?”

“Hakikati” dedi gözleri derin bir okyanusu andıran adam…

Mina beklenmedik bu söz karşısında afalladı… Ne diyeceğini bilememişti. İlk kez bu kadar aciz hissediyordu kendisini… Şaşkınlıkla baktı karşısındaki yorgun görünüşlü adama…

“Sizin için ne yapabilirim?” diyebildi nihayetinde…

“Su!” dedi, “bir bardak suyun var mı evlâdım?”

Mina, Hafize hanıma seslenecekken fikrini değiştirdi… “Bir dakika bekler misiniz?” diyerek içeri girdi. Konsoldan aldığı bardağı yemek masasının üzerindeki sürahiden doldurup çarçabuk geri döndü... “Buyurun” dedi, kısık bir sesle, “afiyet olsun.”

Pejmürde görünüşlü adam, kana kana içti suyu. Tuhaftı ama o içtikçe, bardaktaki su çoğalıyordu… Dakikalar süren bir bekleyişten sonra, “Allah razı olsun evlâdım” dedi adam, “Sen bizim susuzluğumuzu giderdin, Allah da senin susuzluğunu gidersin.”
Mina, tebessüm dolu gözlerle aldı eline boş bardağı… Uzun zamandır kendini hiç bu kadar huzurlu hissetmemişti. Bu garip görünüşlü adam, o bir bardak suyla Mina’nın yüreğindeki kasveti de alıp götürmüştü sanki. Aç mıydı acaba, başka bir şeye ihtiyacı var mıydı? “Amca!” dedi içten bir sesle, “Bahçede oturup biraz soluklanmak ister misiniz? Hem yiyecek bir şeyler de hazırlatırım.”

Minnet dolu ifadelerle baktı yorgun görünüşlü adam, Mina’nın iri kahverengi gözlerine… Sesi yumuşacık ve şefkat doluydu.

“Nasip aldık, nasip bıraktık evlâdım…” dedi, “Yolcu yolunda gerek… Allah senden sonsuz razı olsun…. Lâkin gitmeden evvel diyeceğimiz odur ki; kabuk çıkmadıkça lezzetin hasına erişilmez. Kabuğu atmak ve öze inmek lâzımdır ki;  hakikat oradadır. İllâ ki kaçacaksan hakikatine kaç kızım.”

“Kaçmak mı?”  diye geçirdi Mina zihninden… Bu adam onun her şeyden, herkesten kaçmak istediğini nereden biliyordu? Hayal mi görüyordu? İlk kez böyle bir şeyle karşılaşmıştı. Dahası ilk kez olanlar karşısında ne yapacağını, ne diyeceğini bilememişti. Dingin bir denizin derinliklerinde kendini unutmuşcasına boğazı düğümlendi, ağlayacak gibi oldu… Buğulanmış gözlerini gizemli adama yeninde çevirdiğinde şaşkınlıktan olduğu yerde donakaldı.

Nasıl olurdu? Daha bir saniye evvel orada değil miydi? Düşünce hızından öte bir hızla nereye kaybolmuştu ki? Kapı eşiğinde öylece kalakaldı Mina. Güpegündüz bir hayal mi görmüştü? Ama hayır, portmantonun üzerindeki boş bardak hâlâ gerçekliğini koruyordu. İyi ama neyin nesiydi bütün bunlar? O etkileyici adam, ve söylediği onca garip şey… Dahası Mina’nın olağan dışı tavrı…  Başka biri olsa o pejmürde görünüşlü adamdan ürker, onunla konuşmaktan kaçınır, başından savardı. Ama öyle yapmamıştı Mina. Sanki uzun zamandır beklediği biriydi karşısındaki ve ona hayatî öneme haiz sözler söylüyordu. Olanlara bir anlam yükleyememişti Mina ama görüp işittikleri, içinde bir yerlere dokunmuştu. “Gitme” dedi tebessüm dolu bakışlarını boşluğa çevirerek…  “gitme lütfen…”

Kalbinin derinliklerinden yükselip boşluğa dökülen ses dalgaları havada bir kavis oluşturup geri döndü Mina’nın kulaklarına… Ağzından çıkanlara şaşırmadan edemedi.

Kızgın güneş, bahçedeki süs bitkilerini yalayıp geçerken bedenine ılık bir rüzgârın ürperten titreşimleri yayılmıştı. “Neler oluyor böyle?” dedi içten içe… Heyecandan ölecek gibiydi. Düşünmek istiyordu, odasına çıkıp enine boyuna düşünmek, yüreğini delip geçen sözlerin mahiyetini çözmek istiyordu…

Portmantonun üzerinde duran boş bardağı gerçeğin tek delili olarak eline alıp içeri yönelmişti ki Hafize’yle göz göze geldi…  

Hafize Mina’ya, Mina Hafize’ye baktı kaldı bir süre…

Kapıda ne aradığını sorar gibiydi Hafize’nin Mina’ya bakışları… Sessizliği bozan da o oldu.

“Havuz kenarında olduğunuzu sanıyordum.” dedi şaşkınlıkla.

Mina az evvel yaşadıklarının etkisinden sıyrılmaya çalışarak, “evet” dedi “oradaydım… Ama odama çıkarken kapı çaldı. Sana seslendim duymadın…”
“Kapı mı? Hay Allah! Mutfaktaydım ama kapı sesini de bana seslendiğinizi de duymadım gerçekten. Çok özür dilerim…”

İkisi de şaşırmıştı bu işe ama üzerinde durmadılar… Sınırları olmasına rağmen çalışanları ile özel bir yakınlığı vardı Mina’nın… Sever sayardı Hafize hanımı da…

“Rasim efendi miydi gelen yoksa?…” diye sordu Hafize meraklı bakışlarını Mina’ya çevirerek… “Sipariş verdiydim ama akşama anca gelirim dediydi.”

“Hayır” diye karşılık verdi Mina, “biri yolunu kaybetmiş. Adres sordu.”

Sözlerini sürdürürken merdivenlerden yukarı çıkmıştı bile, “Ben odama çıkıyorum…” dedi, “duş alıp dinleneceğim. Arayan olursa evde olmadığımı söylersin…”

“Peki… Nasıl isterseniz.”

Mina’nın durgunluğu endişelendirmişti Hafize’yi. Bunca yıldır yanında çalışırdı, ilk kez işe gitmeyişine tanık oluyordu, o çok sevdiği kurabiyelerden bir tekini bile yememişti.  Yorgun düşmüş olmalıydı. Öyle ya gece gündüz çalışıyordu zavallı. Annesinin ölümünden uzun yıllar sonra babası başka bir kadınla evlenip “artık bu yükü kaldıramıyorum kızım. Annenin yokluğuna başka türlü dayanamazdım, affet beni.” demişti Mina’ya…  “Benim yapamadığımı sen yapacaksın, bu şirket artık sana emanet.” diyerek çekip gitmişti. O gün bugündür yabancı uyruklu karısıyla İsviçre’de yaşıyordu Mithat bey. Sık sık arayıp soruyordu  kızını, senede bir de ziyaretine geliyordu. Mina, terk edildiği için üzülüp incinmişti başlarda ama bir tek gün bile belli etmemişti babasına, aksine şirketi zirveye taşımak için canını dişine takmış, başarmıştı da. Ama iş dünyası acımasızdı. Sonunda Mina’yı da canından bezdirmişti işte.

O eski günlere dalıp gitti Hafize bir an için, derin bir iç çekti sonra. “İnşallah” dedi, “inşallah gelip geçici bir hâldir bu. Onu mutsuz görmeye dayanamıyorum. Keşke bir kardeşi olsaydı, omuz omuza verip atlatırlardı sıkıntılarını. Ama koca dünyada bir başına kaldı kızcağız. Anası olmayanın babası hiç olmaz diye boşuna dememişler. Akrabaları desen faydadan çok zarar getirdi. Yaşıtları gibi evlenip yuvasını da kurmadı. Böyle bir başına nereye kadar?...”

Ocaktaki yemek kokusunu almasaydı düşüncelerinin derinliğinde bir süre daha kaybolacaktı ya içeriden acı acı kokular yükseliyordu. Az evvelki sıkıntısı yerini bir anda, akşam yemeğini yakmış olmanın gerginliğine bırakıverdi.

Islak saçları buğday sarısı tenine kıvrım kıvrım dökülmüş, nemli kirpiklerinin arasında ışıldayan gözleriyle bir peri kızı kadar alımlı görünüyordu Mina. Ilık su iyi gelmişti. Sakinleşmiş daha sağlıklı düşünmeye başlamıştı… Bir süre odanın bahçeye açılan penceresinden dışarıya baktı. Havuzun durgun suyu, tıpkı o bir çift derin bakışı andırıyordu. Yorgun ama huzurlu… Gizemli ama rahatlatıcı bir çift bakış…

Kimdi acaba? Böyle ansızın karşısına çıkıp ne demek istemişti? Boş sözler değildi söyledikleri… Keşke tekrar çıkagelseydi. O zaman kim olduğunu öğrenir, bu kadar çabuk gitmesine izin vermezdi. “Gitme!” derdi yalvaran gözlerle ona, “gerçek bir dosta, bir yol gösterene ihtiyacım var” derdi. Bir daha gelir miydi acaba?

Uzun zamandır ilk kez dua etmek gelmişti içinden. Ne tuhaf, her şeyi tek başına halletmeye öylesine alışmıştı ki, bir yardımcıya ilk kez ihtiyaç duyuyor ve bu duyguya şaşırmadan edemiyordu.

Yatağının ucuna oturup usulca açtı avuçlarını… Masum bir çocuk gibi sıraladı ardı ardına içinden geçenleri. O kadar içten, o kadar samimiydi ki yüreği titriyordu. İçinde bir şeylerin kıpırdadığını duyumsadı. İri kahverengi gözlerinde bir anda acizliğinin ürkek damlacıkları beliriverdi. Ne çok zaman olmuştu içtenlikle kalbini Allah’a çevirmeyeli. Oysa çocukken annesiyle her gece dua eder, bambaşka mutluluklara kapardı gözlerini. İşte yine o duygu yayılmıştı her zerresine…

Annesinin ona yıllar önce öğrettiği o dua, bunca zaman sonra kulaklarında çınlıyordu. Hayır, hayır! Yüreğinden kopup geliyordu sözcükler… “Allah’ım!” diyordu, “Benim bütün zenginliğim Sensin. Sana ulaşmak, her zerremde varlığını hissetmek istiyorum.  Ne olur beni Sana yakın kıl… Sevgililerinin arasına al beni.” diyordu.

Çocukluğunun vazgeçilmez duasını nasıl olmuştu da unutmuştu? Dahası şimdi ne olmuştu da bütün bunlar zihninde yeniden canlanıyordu? Karşısına çıkan o garip adam… Bütün bunların onunla bir ilgisi olabilir miydi?

Ne olursa olsun huzurluydu ya, her şeye değerdi. Kendisini hiç olmadığı kadar güvende hissediyordu şimdi. Girdiği son ihale yüzünden rakip firmalardan aldığı tehditler canını sıkmıştı, belki de korkmuştu. İşte şimdi bir koruyucu kalkanın içinde hissediyordu kendisini. Annesi hep öyle söylerdi ve bütün kalbiyle inanırdı annesinin söylediklerine Mina. Keşke yine yanında olsaydı annesi, keşke sımsıkı sarılsaydı kızına… “Kim Allah’a sarılmayı dilerse, Allah da onu fazlının ve rahmetinin içine alır yavrum” derdi annesi…

Allah’a sarılmak… Düşüncesi bile ne kadar güzeldi… Bu düşünceyle kapattı gözlerini… Yüreğini yumuşatan duanın koynuna sokularak daldı uykuya… .

Saatler sonra hıçkırarak yatağından fırladığında eli ayağı buz gibi olmuş, heyecandan titriyordu. Oydu, kapıya gelen adamdı işte… Bu kez de rüyasına girmişti. Ve yine garip sözler fısıldamıştı kulağına. “Gel” diyordu okyanus bakışlı adam, “seni bekliyoruz… Gel de bul bizi…”

Genişçe bir alanın içinde, narenciye ağaçlarıyla kaplı yemyeşil bir bahçe… Bahçenin tam ortasından oluk gibi fışkıran o berrak su… Ve yüreğini delip geçen şefkat deryası bir ses…

Adımları sıklaştı, metrelerce yürüdükten sonra sesin geldiği yönü buldu. Üç katlı binanın en üst katındaki penceresinden geliyordu ses… Mina hızla yaklaşıyordu pencereye. Duvarların arasından geçerek yaklaşıyordu ona… Işıkların içine girip ışıkların içinden çıkıyordu. Onunla karşı karşıya geldiğinde gördüklerine inanamadı… Yeşilden maviye, maviden beyaza bir renk cümbüşü içine girmişti. Işığın şiddetine dayanamadığı için gözlerini kapatmak zorunda kalmıştı. İnanılır gibi değildi. Gözleri kapalı iken de aynı görüntüyü görüyordu.

“Yaklaş, korkma evlâdım” diyordu ışık kümesinin içindeki gizemli adam. “Korkma! Gel… seni bekliyoruz” diyordu. “Göklerin kuturlarını açan anahtar bizde… Gel, gel de bul bizi evlâdım.” diyordu.

“Aman Allah’ım!” diye haykırdı Mina, gördüğü rüya zihninde yeniden canlandığında…

Yanıyor, üşüyor, titriyordu… Gözlerinden boncuk tanesi yaşlar akıtıyordu. Dışarıdan bir gören olsa şiddetli bir sinir krizi geçirdiğini düşünebilirdi. Bir an ne yapacağını bilemedi, sonra çocukken olduğu gibi annesinin o yumuşacık sözleri çalındı kulağına…

“Hadi kızım gel birlikte abdest alalım, bak o zaman melekler seni korur, korkmana gerek kalmaz.”  diye fısıldadı annesi kulağına…

Mina ne zaman bir kâbus görüp paniğe kapılsa annesi onu banyoya götürür, abdest aldırırdı. Annesinin ölümünden sonra bir süre devam eden alışkanlığını yıllar içinde unutmuş olmasına içerliyordu şimdi. Bu garip rüyanın etkisinden sıyrılmak, belki de biraz rahatlamak için yine aynı çareye başvuracaktı… Küçükken onu bir çırpıda rahatlatan bu küçük oyun yine işe yarayabilirdi.  Bu düşünceyle kalktı yatağından…

Abdestini alıp geri döndüğünde bir kelebek kadar özgür hissediyordu kendini… Rahatlamıştı, gördüğü rüya her ne demekse, güzel bir şeyler barındırıyordu içinde… Onu ürperten şey de buydu işte. O gizemli güzelliğin içinde geçirdiği birkaç dakika… “Keşke gerçek olsa” diye geçirdi zihninden. “Keşke o güzellik içinde yeniden doğsam…”

O anda zihin kıskacında çakan bir şimşek, bir arayış içgüdüsü beklenmedik bir kararı da beraberinde getirecekti. Mina, hiç olmadığı kadar emindi bu kararından. Birkaç günlüğüne de olsa uzaklaşacaktı bu kasvet dolu şehirden… Çıkar ilişkilerinin her geçen gün biraz daha yozlaştırdığı insanlardan bir nebze olsun uzaklaşacak, kendine dönecekti. Her geçen gün yabancılaştığı kendinde saklı güzellikleri yeniden açığa çıkarabilmek için yepyeni bir fırsat olacaktı bu. Hiç kimseye hesap vermeden, hiçbir şey düşünmeden çekip gidecekti. Şirket birkaç gün onsuz da idare edilebilirdi. “İhalenin de canı cehenneme” dedi içten içe. “Bütün hayatım bir kovalamaca içinde geçiyor. Artık buna bir son vermeliyim. Ben bu değilim. Bu değilim ben…”

Bu âni karar, hiçbir açıklama yapmadan çıkılan bu gizemli seyahat Hafize’nin endişesini iyiden iyiye artırsa da sessiz kalmakla yetindi. Mina istese söylerdi… Nedenini niçinini sormak olmazdı ya, “gider gitmez ararım” demişti Mina.

İyi ama nereye gidecekti? Ne zamandır “İsviçre’ye gel” diyordu babası… “Biraz kendine de bize de vakit ayır kızım.” diyordu. Hiç sıcak bakmamıştı babasının davetine Mina. İtiraf edemese de onu genç karısıyla birlikte görmek canını acıtıyor, terk edildiğini  anımsatıyordu. Babasına duyduğu sevgi azalmış değildi asla ama hoşgörüsünün altında derin bir kırgınlık saklamıştı. Bir an “İsviçre…” diye düşündü… “Hayır, hayır!” dedi sonra, “bu mümkün değil. Oraya gitmek tam bir aptallık olur.”

Sessiz sakin, doğayla iç içe bir köy ne kadar iyi gelirdi kim bilir? Birkaç alternatif belirdi zihninde… Sonra havaalanına gitmek yerine otogarda aldı soluğu. Gözüne ilk kestirdiği yere gidecekti, daha önce hiç gitmediği bir yere… Bir dakika daha kalmak istemiyordu bu koca şehirde. Geriye döndüğünde her şey çok farklı olacaktı, bundan emindi. Bir duanın peşinden mi, yoksa bir çağrıya kulak verip mi düşmüştü yola bilmiyordu. Nerede kimi arayacaktı ki? Bulması gereken tek kişi kendi beniydi. Tek emin olduğu şey buydu işte… Gerisi onun işi değildi. Nasılını, niçinini bilmese de bunun bir yolu olmalıydı. Asıl olan Mina’nın kendini aramaya başlamasıydı.  

Otuzlu yaşlarının ortasında olan bir genç bayan için olağan dışı bir yolculuktu bu. Fütursuzca; hiçbir şey düşünüp hesap etmeden gözüne çarpan ilk otobüste bulmuştu kendini. Çocukluğundan beri ya özel arabayla ya da uçakla seyahat etmişti. İlk kez otobüse biniyordu… Ve ilk kez sahip olduğu sosyal statünün zincirlerini koparıp özgürlüğe adım atıyordu.

Düşünce jimnastiği yaparak geçirdiği seyahatin ardından bir botanik bahçesiyle karşılaşmıştı. İznik’e 17.km uzaklıktaki üç tepe arasındaki yemyeşil bir vadideydi şimdi. Sansarak kanyonun güzelliği karşısında damarlarına derin bir huzur yayılmış, daha evvel hiç görmediği bu güzel köyün turistler tarafından çoktan keşfedilmiş olduğunu görünce tuhaf bir kıskançlık duygusuna kapılmıştı. “Başkaları daha iyi biliyorlar bizim sahip olduğumuz zenginlikleri” diyerek hayıflandı kendi kendine… Düşünecek ne çok şey vardı… İç yolculuğu çoktan başlamıştı. Heba ettiği hayatının içinden, gerçek benini çekip çıkarabilecek miydi bilmiyordu.

Öncelikli olarak kalacak bir yer bulması gerekiyordu. Etrafa bir göz gezdirdikten sonra, köşe başındaki markete girdi. Köyde ona uygun bir yer olduğunu sanmıyordu market sahibi ama köyün çıkışında, tepeye yakın bir yerde Hacı annenin bir misafir evi vardı, ona sorsa iyi ederdi. Öyle demişti ak saçlarına rağmen yüzündeki tazeliği koruyan kısık gözlü adam.

Hacı anne köyün en yaşlısıydı. Oğlu ve geliniyle köy içinde yaşıyordu. Elbette evlerinde Mina’yı ağırlamaktan onur duyarlardı. Misafir evi dedesinden yadigârdı Hacı anneye. Zamanında ne hatırı sayılır büyükler ağırlanmıştı o evde, nice fukaranın karnı doyurulmuştu. Halen köycek hayır işlerinde kullanılıyordu ev… Mina da istediği kadar kalabilirdi. “Başım üstüne evlâdım demişti” Hacı anne, “belli ki yüzün gibi gönlün de mahzun bir çiçeğe benzer… Meraklanma bu toprak iyi gelir sana… Dilediğin kadar kal a kızım” demişti. Torunu Samet’i rehber etmişti Mina’ya… “Eve kadar götür ablanı, bir haceti varsa gör gel” diye tembih etmişti.  

Samet, on beş yaşlarında çakır gözlü nur yüzlü bir çocuktu… Mina’ya eşlik ederken, köy hakkında bilgiler vermekten de geri kalmıyordu. Vadinin içinden Karasu geçiyordu.  Çok gelen oluyordu hafta soları kanyonu ziyarete. Şifalı çeşmeden de mutlaka su içmeliydi Mina… Tarihi bir sırrı vardı çeşmenin. Vaktiyle evliyadan büyük zatlar yaşarmış bu vadide. Şimdi de yaşamaya devam ederlermiş ya, “arayan için her nehir bir inci saklar” dermiş Hacı anne. Samet de canla başla îmân edermiş buna… Onlar hâlâ varmış ya, önce kalpte aramak lâzımmış.

Ne kadar da hayat doluydu bu çocuk, ne çok şey biliyordu… Ne kadar umut doluydu gözleri… Mina, önce gençliğine verdi Samet’in bu dizginlenemeyen coşkusunu. Sonra, onda farklı bir hâl sezinledi. Sanki başka bir kapıdan geçip de dökülüyordu sözcükler Samet’in dilinden. Etkilenmişti, daha çok da gıpta etmişti delikanlının bu haline…

“Bu köy, bu toprak beni kendime getirecek. Aradığım her neyse onu bulmadan dönmeyeceğim.” diye geçirdi zihninden Mina…

“Bu toprak dileyene dilediğini verir abla, ne iyi ettiniz de geldiniz.” dedi Samet.

Şaşırdı Mina, bu genç çocuk içini mi okumuştu? Nasıl aklından geçene cevap verebilmişti? Ama yorgundu… Fazla durmadı üstünde. Bir an evvel kendini içeri atıp duş alacak, sonra da çıkıp bir şeyler yiyecekti.  
“Ben ara sıra uğrarım sana abla, bir hacetin olursa söyleyiver hemen hallederim.” dedi Samet veda ederken…

Teşekkür etti Mina Samet’e. Onu tanıdığı için mutlu olduğunu da ilâve etti. “Ben de” diye karşılık verdi deniz mavisi gözlerinde beliriveren utangaçlıkla Samet… “ben de mutlu oldum abla.”

Şehrin karmaşasından uzaktı artık… Güler yüzlü insanların arasında, doğayla iç içeydi. Bu çevresel farklılık, daha ilk dakikadan itibaren iç dünyasında da farklılık oluşturmuştu… “Tebdili mekânda hayır vardır” diye boşuna söylememişti ya atalarımız… Mina çocukken kulağına çalınan bu cümleyi anımsadığında gülümsedi. “Eskiler ne çok şey bilir söylermiş. Ne tuhaf! Bugüne kadar hiç aldırış etmezdim.” diye mırıldandı kapıdan içeri adım atarken.

Ayakkabılarını girişteki formika kaplı portmantoya koyarken yerdeki çarpıcı renk ve desenlerle işlenmiş halı dikkatini çekti. Kapı dibinde büyükçe bir çini işlemeli küp duruyordu, içinde de kurutulmuş kır çiçekleri vardı. Her yer ışıl ışıl parlıyordu. Düzenli olarak temizleniyor olmalıydı ev. Daha kapı eşiğindeyken bu evin huzur veren bir havası olduğunu sezinlemişti Mina. Güneş ışınları kapalı pencereleri delip geçiyordu da öylece aydınlatıyordu sanki evin her köşesini. Ciğerlerine dolan oksijenden oradaki canlılığı hissedebiliyordu.  

“Aman Allah’ım!” dedi salondan içeri adım atar atmaz, “bu… bu nasıl bir güzellik böyle?”

Anadolu kültürünün tam ortasına, eşsiz bir tarihi dokunun içine düşmüş gibiydi Mina. Bir evde mi, yoksa bir kültür merkezinde miydi bilemedi. Salonun dört tarafını çevreleyen sedir, bordo işlemeli kadife bir örtüyle kaplanmıştı. Etrafı süsleyen çinilerin, çanak çömleklerin zarafetine diyecek yoktu. Salonun ortasında cam bir sehpa vardı ve sehpanın üzerinde çok değerli olduğu anlaşılan bir turkuaz renkli bir çanak duruyordu. Duvar köşelerindeki çapraz raflıklarda gümüş gülabdanlar ve şamdanlar, kâseler yer alıyordu. Her köşede eski zamanlardan kalma bir eşya ya da el işlemesi bir örtü görmek mümkündü. Her şey öylesine özenli yerleştirilmişti ki, her bir eşyanın bir dili, bir hikâyesi olduğu izlenimine kapılmıştı Mina…  Tavandaki oyma süslemelerin yarattığı ahenk başka türlü dokunuyordu insanın içine.

Sedirin sağ üst köşesinde Osman Hamdi’ye ait bir tablo vardı. Bir hanın iç görüntüsünü resmeden bu tabloyu daha önce bir müzayedede görmüştü Mina. Şimdi bu tepe noktasına yakın gözlerden uzak evde tablonun bir kopyasıyla karşılaştığına inanamıyordu. Adım attıkça şaşkınlığı artıyordu evin içinde. Sanki birileri Mina’ya özel bir hayat dersi veriyordu. Her şey özüne dönmek istediği o anla birlikte ne de çabuk değişmeye başlamıştı. Gözleri yeni açılmış gibiydi, karşısına çıkan en ufak şey onu hayrete düşürmeye yetiyordu. Kaldı ki bütün bu gördükleri olağan üstü güzellikteydi. Dışarıdaki güzellikle tamamen paralel bir iç dizayn. “İnanılır gibi değil” dedi içten içe… Burada olduğu için çok şanslı olmalıydı. Hiç vakit kaybetmeyecek, zamanını dolu dolu geçirecekti. Evin her karesini dikkatle inceledikten sonra hayranlığı bir kat daha arttı. Kendi evini düşündü, tıpkı bir saray yavrusunu andıran evinin ihtişamını ve o ihtişama sarmalanmış mutsuzluğunu. Ve etrafına bakındı sonra. Zamanın teknolojisinden uzak ama içinde bulunduğu teknoloji asrının dahi bir türlü yakalayamadığı o eşsiz zarafet ve dinginliğe kaptırdı kendini. Artık emindi Mina… Yaşamak istediği hayat geride bıraktığı hayat değildi, bundan emindi. Bu evin ışıltılı duvarlarının içinde yatan dinginliğin sebebi her ne ise onu arayıp bulacaktı.

Duşunu alıp sedirin üzerine uzandığında, tatlı bir uyuşukluk kapladı her yanını. Açık tutmaya çabaladığı göz kapakları yavaş yavaş direncini kaybediyordu.

Neden sonra Karasu kanyonunun içinde buldu kendini. Etrafta hiç kimse yoktu. Tek başına yürüdü, yürüdü… O yürüdükçe kanyon uzuyor, bitiş noktasına yanaştığı izlenimini veren bir ışık huzmesine doğru hızla ilerliyordu. O gittikçe ışık huzmesi de uzaklaşıyordu… Ter içinde kalmıştı… Kanyon giderek bir labirent halini alıyordu sanki, odacıklar beliriyordu etrafında ve Mina çıkış yolunu bir türlü bulamıyordu. Uç kısımda gördüğü o ışık huzmesi de yok olmuştu. Tek başına bir karanlığın içindeydi şimdi. Korkuyordu… Nefesi daralmış adımları yavaşlamıştı. Nereye, hangi yöne gideceğini bilemiyordu, sayısız su yatakları vardı önünde… “Hangisi, hangisi?” diye haykırmaya başladı Mina… O haykırdıkça sular bulanıklaşıyor, çamur görüntüsüne bürünüyordu… Döndü, dolandı, bir çıkış bulamadı… Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu… “Allah’ım yardım et! Hangi yöne gideceğimi bilmiyorum… Lütfen bana çıkış yolunu göster… Rehberim ol… Beni bu karanlık yerden çıkar…” diyerek ağlıyordu…

Bir pervane gibi sağa sola dönüyordu, hiç durmadan dinlenmeden dönüyordu… Korkudan çıldıracak hâle geldiğini duyumsadığında, etrafındaki çamurlu arklara çaresizce baktı… Her biri dev bir mağarayı andıran odacıkların arasında birden bire incecik bir pınar belirdi… Sessiz sessiz çağlayan bir pınardı bu. O kadar cılızdı ki fark ettiğine şaşırdı… Mina yaklaştıkça suyun şırıltısı da yükseliyor, berraklığı artıyordu… Küçük pınar çok geçmeden büyüdü, büyüdü ve etrafındaki bütün çamurlu arkları içine alıp yuttu. Artık her yer duru bir denizi andırıyordu. Işıl ışıl bir sabah güneşi yalıyordu kanyonun çevresini… Çiçeklerin kokusu ciğerlerine doluyor, gökyüzü bütün güzelliğiyle onu selâmlıyordu.

Dışarı çıktığında yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Minnet dolu gözlerine, mutluluğunun buğulu damlacıkları dolmuştu… Sevinçle etrafına bakınırken beyaz bir kelebek gelip kondu omzuna… Bir pır pır ederek uçuyor, bir Mina’nın omzuna konuyordu kelebek. Sanki bir şeyler söylemeye çalışıyordu, bir yeri işaret ediyordu ona. Kelebeğin peşinden gidiyordu Mina, zirvede onu bekleyen biri varmışcasına koşarak gidiyordu tepebaşına…  

Dakikalar sonra uyandığında bütün bunların bir rüyadan ibaret olduğu gerçeği çalındı yüzüne… Sebebini bilmediği bir hüzün dalgası kapladı her yanını. Bir şeyleri kaçırmış gibiydi. Elinden oyuncağı alınmış bir çocuk edasına bürünerek kalktı yatağından. Girişteki aynada bir süre kendini seyrettikten sonra spor çantasını omzuna alıp dışarı attı kendini. Programlanmış bir robot gibi hedefine doğru yürüyordu… Kaçırdığı şey her neyse oradaydı, gidip onu bulacaktı… Sanki bir rüya değildi gördüğü, gerçeğin iz düşümüydü de, onu tamamlamaya gidiyordu.

Dakikalarca yürüdü Mina… Acıkmış yorulmuştu. Ama çevre öylesine güzel, güneş öylesine göz alıcıydı ki açlık umurunda değildi. Köyde karnını doyuracak bir şeyler bulurdu nasıl olsa… Kanyona vardığında daha da dikkatle açtı gözlerini. Neyin peşinde olduğunu bilmese de bir şeyler aradığı muhakkaktı. Adım adım tarıyordu etrafını, mücevherini düşürmüş biri gibi her köşeye bakıyordu…

Bir ara durdu, düşündü… “Deliriyor muyum ben?” diye sordu kendi kendine, “alt tarafı bir rüya… Neyin peşinden koşuyorum ki? ”

Sorularına bir cevap bulamıyordu… Her şey o yaşlı adamın yüzünden olmuştu. de. Kabuk demişti, öz demişti, hakikatini bul demişti. Öyle derin, öyle etkileyici bir bakışı vardı ki… Ondaki gizeme kapılmıştı Mina… Bir işaretti belli ki… Hem ondan çok daha önce içinde bir yerlerde derin bir yalnızlık mutsuzluk hissetmemiş miydi? Bütün o savaş ne içindi? Bir mühlet sonra çekip gideceği bir dünyanın nesine kapılmıştı ki? Hem aynı dünya değil miydi onu özüne götürecek olan? Anlamakta güçlük çekiyordu Mina… Ne yapacağını bilmiyordu. Tıpkı rüyasındaki gibi o sayısız arkın içinde yönünü kaybetmişti. Bir bilen olmalıydı, ona yönünü gösterecek olan birine ihtiyacı vardı, bundan emindi artık… Kanyonda yürürken akıl süzgecinden geçirdiği tek şey buydu. Bir bilen… Yolu bilen biri olmalıydı muhakkak…

Yürüdü, yürüdü, yürüdü… Ayakları onu taşıyamayacak hâle geldiğinde kanyonun da sonuna gelmişti. Ama ne bir iz, ne bir işaret bulamamıştı… Umutsuzca çöktü olduğu yere… Vadinin sessiz sesini dinlemeye koyuldu… Birileri kulağına bir şey fısıldasın istiyordu… Ama kim, ne fısıldayacaktı bilmiyordu... Dakikalar süren bir bekleyişin ardından, yüreğindeki sükûtun ve midesindeki sızının eşliğinde kalktı oturduğu yerden… Canı sıkılmıştı, isteksizce yola koyuldu; yiyecek bir şeyler alıp eve geri dönecekti.

Markette Samet’le göz göze geldiğinde yorgunluktan ve açlıktan gözlerinin feri sönmüştü…

“Abla, ben de sana baktıydım, bulamayınca meraklandım.” dedi Samet…

Hayırdır?” dedi Mina şaşkınlık dolu bakışlarını Samet’in meraklı bakışlarına çevirerek.

“Hacı annem yiyecek bir şeyler hazırlattıydı senin için. Avluya bıraktım kapıyı sen açmayınca…”

“Hay Allah! Demek öyle, ne zahmet ettiniz? Çok teşekkür ederim.”

“Ne zahmeti abla? Bizim buralarda adettendir… Hem Hacı annem pek sevdi sizi. Tanrı misafiridir, dedi.”

İyi ama bu köye sayısız insan geliyordu, her birine kapısını açıyor muydu Hacı anne, yemek hazırlatıp gönderiyor muydu? Şaşırmıştı Mina… Samet, Mina’nın şaşkınlığını farketmişcesine, “Hacı annem başka bir gözle görür abla” dedi, “o bilir kime nasıl davranmak gerektiğini…”  

Samet, Mina’nın aklından geçene cevap vermişti vermesine ama şaşkınlığını büsbütün artırmıştı. Bu çocuk, onun içini okuyordu besbelli… Başka türlüsü olamazdı. İkidir aynı şey oluyordu, bir tesadüf müydü sadece? Kafası karışmıştı Mina’nın ama yorgunluğunun yerini bir anda ışıltılı bir sevinç almıştı. Bu yakınlık, bu alâka kalbine dokunmuştu nedense…

“Müsait olduğunda Hacı anneyi ziyaret etsem iyi olacak. Ama şimdi geri dönmem gerekiyor. Tekrar teşekkür ederim Samet…”  dedi Mina. Bir yandan da marketten alışveriş yapıyordu…

“Hacı annem çok mutlu olur abla.” dedi Samet, “Ne zaman istersen buyur gel.”

“Yarın… Yarın uğrarım o halde.”

“Peki abla, söylerim ben Hacı anneme… Abla poşetleri ben götüreyim mi yol uzun, yorulmayasın sonra?

“Teşekkür ederim, buna gerek yok. Hem zaten sana yeterince yük oldum.”

“Estağfurullah abla, yük olmak da ne demek? Yardım edebildimse ne mutlu…”
“Ettin hem de çok yardım ettin Samet… … Yarın tekrar görüşürüz, ne dersin? Hem belki bana biraz çevreyi gezdirirsin, olur mu?…”

Samet’in gözleri çakmak çakmak oldu bir anda, “elbette abla, sen emret yeter.” dedi sevinç içinde…

“Emir olur mu hiç, sadece rica, tabiî sen de uygunsan…”

“Uygunum ya elbet uygunum. Başka ne işim olacak… Okuldan birkaç günlüğüne izin alıp geldiydim. Birkaç gün boşluk vardı derslerde. Yatılı okuyorum da İznik’te… Ben de gezmiş olurum hem. Çevre köylere gideriz beraberce.”

“Peki anlaştık o halde…”

“Anlaştık…”

Mina, Samet’in avluya bıraktığı iki kap yemeği özenle koydu masaya… Bir türlü yemeye kıyamıyordu insan sevgisiyle dolup taşmış o iki kap yemeği. Hayatı boyunca belki de hiç bu denli duygulanmamıştı. Yabancı bir diyarda kendisine uzanan bu dost elin sıcaklığını yüreğinin derinliklerinde hissediyor, ağlamak istiyordu…

O gece tarifsiz bir duygu yoğunluğunun içinde saatlerce bir sağa bir sola dönüp durdu. Uyur uyanık bir haldeydi; gözlerinin önünde o gizemli siluet belirdiğinde… Bu kez pejmürde görüntüsü kaybolmuş, derin bir okyanusu andıran gözlerindeki davet ayan beyan hissedilir olmuştu.

Işıldayan yüzünde nurdan bir salkım gibi duran beyaz sakalları… Geniş alnına yayılmış gizemli çizgileri, kalın kaşlarının arasındaki siyah beniyle o kadar canlı, o kadar gerçekti ki… İşte orada, hemen karşısındaydı… Onunla göz göze geldiğinde “işte aradığım” diye haykırdı… “Bu duruluk, bu aşka açık pencere… Bu okyanus derinliğindeki gözler… Aradığım sır onda… Evet, evet! Bu o… Beni kabuğumdan kurtaracak olan işte o…”

Işıklar içinde gülümsüyordu. Başının üzerinde buluta benzer bir aydınlık vardı ve giderek odanın her yanını kaplıyordu bu aydınlık; beraberinde Mina’nın kalbindeki perde de aralanıyordu…

“Kimsiniz? Siz kimsiniz” diye sordu Mina ağlamaklı bir sesle…

“Bizi bizden değil, Allah’tan sor.” dedi karşısındaki nurdan suret…

Mina, bedeninin titremesine mani olamıyordu. “Lütfen…” dedi, “Bana yardım edin… ben hakikatimi arıyorum…”

“Hakikatini arayan er geç bulur evlâdım… Üzülme, istediğin olacak… Ama önce ara…”

“Kimi? Kimi aramalıyım?”

“Zamanın sahibini…”  

“Ne! Kim? Kim dediniz?”
“Zamanın sahibi…”

“O sizsiniz… Siz… Aradığım sizsiniz değil mi?”

Mina’nın sorusu cevapsız kalmış, gözünün önündeki nurdan suret geldiği gibi ansızın gidivermişti. Bu bir oyun muydu? Bir yanılsama? Gerçekten deliriyor muydu? Ama hayır, bu ömrü boyunca tattığı en güzel duyguydu… Bir yanılsama, bir hayal olamazdı, dahası olmamalıydı. Bu duyguyu kaybetmek istemiyordu. Kalbindeki bu heyecan, bu titreme bütün vücudunda… Olsa olsa bir mucizeydi işte… Mina’nın mucizesi… Bütün kalbiyle inanmak istediği bir mucizeydi bu… O nurdan yüzü hayatının her saniyesinde görmek, onun olduğu yerde olmak istiyordu Mina… Onu bütün kasvetinden bir anda çekip çıkaran bu gizemi çözmek istiyordu…

Bütün vücudu titreyerek uyandığında Samet’in sözleri çalındı kulağına… “Vaktiyle bu civarda evliyadan büyük zatlar yaşamış. Hâlâ da yaşayanlar vardır… Aramak lâzım.” demişti Samet… Yoksa? Yoksa bu topraklarda mıydı aradığı? Yoksa o, o burada mıydı? Şefkat yumağı bakışlarında kaybolduğu o güzeller güzeli bu küçük köyde Mina’yı bekliyor olabilir miydi?

Heyecanla fırladı yatağından… Eli ayağına karışmış, yerinde duramaz olmuştu… Çarçabuk yıkadı elini yüzünü. Aceleden banyo dolabının üzerindeki eşyaları yere düşürmüş olmasını aldırış bile etmedi. Bir an önce köye gidip Hacı anneyi ziyaret edecekti. Mademki köyün en yaşlısı oydu, ancak o bilir, o yardım edebilirdi…

İş dünyasının en başarılı yöneticilerinden olan genç kadın, tıpkı bir yaprak gibi rüzgâra kapılmış uçuyordu. Gözü başka hiçbir şey görmüyor, kulağı başka bir ses işitmiyordu. Ne şirketi vardı aklında, ne çalışanları, ne de rakip firmaların tehditlerine maruz kaldığı ihale umurundaydı artık…

Varsa yoksa o okyanusu andıran gözler… Başka hiçbir şey düşünemiyordu. Hacı anne çözecekti bu işin sırrını… O söyleyecekti Mina’ya… Bütün o hayalle gerçek arası görüntülerin ne olduğunu o fısıldayacaktı kulağına… Sabahın ilk ışıklarında bu iştiyakla düşmüştü yola Mina… Yürümüyordu da uçuyordu sanki.

Hacı annenin gelini Şevval açmıştı kapıyı… Bütün ev halkı bu sabah ziyaretinden pek hoşnut görünüyordu… Kahvaltı sinisi hazırdı, buyur ettiler sevinçle genç kadını… Samet, gülen gözlerle bakıyordu İstanbullu ablasına… Hacı anne, sırlı bakışlarla süzüyordu onu. Şevval, misafirine hizmet etmenin zevkine varıyordu…

Doyumsuz bir sohbet, tadına doyulmayan bir kahvaltı yaptılar hep birlikte… Bir tek Mina, gizli bir sabırsızlık seline kaptırmıştı gönlünü. Belli etmemeye çalışsa da konuyu bir an önce açmak istiyor ama bunu nasıl yapacağını bilemiyordu. İlk kez gördüğü insanlara kendi özelini nasıl açacaktı ki? Daraldı birden bire… Yüzü sarardı, gözlerine bir hüzün dalgası gelip oturdu… “Allah’ım bana yardım et… Yolu sen aç, sen göster… Onu bulmama yardım et.” diye geçirdi zihninden. Aynı anda Hacı annenin gözlerinde de diri bir tebessüm belirmişti. Bir gizli sevinç, bilinmeyeni bilenlerin sırlı sezgisi okunuyordu çehresinden…

Sofra telâşı biter bitmez, “Gel bakalım Mina kızım, biraz arka bahçedeki çardakta oturup hasbihâl edelim seninle…” dedi Hacı anne.
Farkında olmadan Hacı anneyle yalnız kalmak istediğini mi belli etmişti? Nasıl olmuştu da herkes onları yalnız bırakmak istercesine bir mazeret beyan etmişti?... Canına minnetti Mina’nın… İstediği olmuştu işte… Samet, komşu köye kadar gidip gelecek, döndüğünde Mina’ya çevreyi gezdirecekti. Şevval’in iki yaşındaki oğlu Fatih uyanmış annesinin dizi dibinde dolanır olmuştu… Karnını doyurup, bahçeye çıkaracaktı onu Şevval. Kusuruna bakmasındı Mina, Fatih’le ilgilenip hemen katılacaktı sohbete,  taze çay ikram edip izin istedi o da Hacı anneden…

“Bak sen işine kızım” dedi Hacı anne, “biz Mina kızımla baş başa kalalım biraz.”

Mina Hacı anneye, Hacı anne Mina’ya baktı; uzun yıllardır birbirlerini tanıyan iki dost edasıyla… Gözleri gözlerine değdiğine çok önceleri husule gelmiş bir buluşmanın devamını yaşıyor gibiydiler…

“Anlat bakalım Mina kızım” dedi Hacı anne, “Seni İstanbul’un şaşaasından alıp buralara getiren şey ne?”

Mina, bu kadar açık bir ifadeyle söze başlamasına şaşırmıştı Hacı annenin ama bunu düşünecek halde değildi. İçi harlanmış ateşte yanıyordu. Zaten mantığı yere çalınmıştı bir süredir, zihni yüreğinin ellerindeydi… O ne derse onun peşinden gidiyordu… İkilemedi Hacı annenin sorusunu Mina… “Çok sıkıldım Hacı anne” dedi, “yaşadığım hayat yordu beni… Ne için, kimin için bu savaş bilemedim… Varsa yoksa iş… Hayatımda başka hiçbir şey yok…”

“İnsan için çalışmasından başka bir şey yoktur evlâdım. Ama her an Allah’ı her an zikrederek çalışmalı ki insan işinin bereketi, gönlünün huzuru, mutluluğu olsun… İşte o vakit çalışmak da ibadet olur Mina kızım. Attığın her adım Allah için olursa değil yorulmak mutluluk sarhoşu olursun. Unutma, hiç ölmeyecek gibi çalışmak ama yarın ölecekmiş gibi Allah’a sarılmak lâzımdır.

“Ben… Ben kendimi bildim bileli çalışıyorum Hacı anne… Ama o kadar yalnız ve mutsuzum ki…  Daha önce bunu kendime bile itiraf edemiyordum üstelik. Başarılarımın beni mutlu ettiğini zannediyordum. Son günlerde öyle tuhaf şeyler oluyor ki ben kendimi tanıyamıyorum. Bir an her şeyden kaçmak istedim işte…”

“Kaçabildin mi peki evlâdım?”

“Ben… Bilmiyorum… Aslında kaçmaktan çok bir şeyler arıyorum. Ama aradığım ne, ondan da emin değilim.”

“Kendini arıyor olmayasın a kızım?”

“Kendimi aramak mı? Kim bilir belki de… Belki de bütün derdim bu Hacı anne… Ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum. Belki bir yol gösteren…”

Hacı anne Mina’nın sözlerini tamamlamasını beklemedi…

“Sen anahtarı bulmuşsun a kızım” dedi, “iş o anahtarı çevirmeye kalmış. Yüce Rabbimiz Zariyat Suresinde ‘Allah’a kaç, Allah’a sığın” buyuruyor. Yani anlayacağın kendini arıyorsan Allah’a yöneleceksin. Bütün sır orada kızım. Kabuğun içindeki öz senin hakikatindir. O hakikati yakalamak içinse Allah’a vasıl olmak lâzımdır… Allah’a vasıl olmanın sırrı ise ona mülâki olmayı, ona kavuşmayı dilemekten geçer. İşte bu bir altın anahtardır. Allah’ın bütün sır hazinelerinin kapısını açan anahtar da budur. Anlayacağın bizdeki ruh, Allah’ın ruhudur ve bize emanettir. Nefsin sultanlığından kurtulup ruhumuzu Allah’a ulaştırmayı dilemek hepimizin vazifesidir kızım.”

Mina’nın şaşkınlığı giderek artıyordu, rüyasında gördüğü o nurdan suret de aynı sözleri söylememiş miydi? Anlatsa mıydı acep Hacı anneye gördüklerini? Bu doğru olur muydu ki?

İç hesaplaşmasını bitiremiyordu Mina, söze nereden başlayacağını bilemiyordu ama Hacı anne sanki onun bütün derdini, bütün kuşkularını anlamışcasına dur durak bilmeden konuşuyordu.

“Kendini arayan kişi aslında Allah’ı arayan kişidir kızım. Sen çoktan bu yola çıkmışsın. Birinci adım tamam. İkinci adımsa seni Allah’a ulaştıracak olan vesileyi bulmak…”

“Vesile mi?”

“Vesile ya! Allah’ın yeryüzüne bizim için gönderdiği hakikat âşıkları… Evliyaullah… İşte onlar dileyen kişiyi Allah’a ulaştırmakla vazifelidir.”

“Ne, nasıl yani?”

Hacı anne, Mina’nın yürek yangını anlamış, o yangını söndürecek manevî sohbetin kapılarını aralamıştı çoktan. Anlattıkça anlatıyor, Mina’nın gönlüne serin sular serpiyordu…

“Ben” dedi Mina dayanamayarak, “beni O’na ulaştıracak olanı hemen şimdi bulmak istiyorum Hacı anne… Bir dakika dahi sabredecek mecalim yok… Siz biliyorsanız bana yol gösterin. Onu nerede bulacağım, kime gideceğim bilmiyorum.”

“Ah evlâdım” dedi Hacı anne, “senin yüreğine yangın düşeli çok olmuş… Lâkin o yangını söndürecek olanı ancak Allah bilir. Allah’a sormalısın. Sebillerin tayini ancak Allah’a aittir. Senin hangi çeşmeden su içeceğin ezelde bellidir kızım.”

“Zamanın sahibi Hacı anne… Zamanın sahibi… Öyle dedi… Onu bulmalıyım ben…”

Mina’nın son sözleri, Hacı annenin yüreğini yerinden söküp aldı adeta. Yaşlı gözlerine derin bir özlem dalgası gelip oturdu. Acısı ilk kez bu denli seçilir olmuştu Hacı annenin. Dinginliğinin yanı sıra benliğini tutsak eden bir gizli aşk ateşinde usul usul yanıyordu Hacı anne. Gözyaşları birer inci tanesi gibi ışıldarken kırışmış yanaklarında, “Zamanın sahibi mi dedin a kızım?” diye sordu kısık bir sesle…

Mina, bütün yaşadıklarını gizli saklı bırakmadan anlattı Hacı anneye bir nefeste… Olan olsundu artık… Hacı anne biliyorsa söylesindi ona bütün bu olanların arkasındaki sırrı.

Hacı anne incecik bedenine yayılan ateş yumağında kavruluyor, titreyen bedeniyle yanı başında oturan genç kızın saçlarını okşuyor, başını göğsüne yaslıyordu.

“Seni görür görmez bildim a kızım dedi, bildim o mübarek kapıyı aradığını… Lâkin aradığın burada değil. O uzaklarda, çoook uzaklarda. O öyle nurlu bir kapıdır ki, herkese nasip olmaz… Nasibi olansa nerede olursa olsun muhakkak yolunu bulur… Ni’metin en büyüğüyle müjdelenmişsin sen ah evlâdım…”

Mina, sevinçten çılgına dönmüştü. Hacı anne onu tanıyor muydu, peki ya nerede yaşadığını biliyor muydu? Biliyorsa hemen söylesindi, bir tek an bile onsuz geçirmesindi Mina…

Hacı anne anlattıkça Mina’nın yüreğindeki coşku artıyor, gözyaşları derinlerinden kopup geliyordu.

“Gel hele” dedi Hacı anne Mina’ya; çardaktan çıkıp Hacı annenin odasında aldılar soluğu. İçeride büyükçe bir kitaplık vardı ve resimler asılıydı duvarlarda. Hacı anne sessizdi, belli ki Mina’nın tepkisini görmek istiyordu. Nemli gözlerini aralayıp bakışlarını duvardaki resimlere çevirdiğinde bayılacak gibi oldu Mina…

“Hacı anneee” diye haykırdı ırmak gibi akarken gözyaşları… “İşte bu o… Rüyamda gördüğüm o işte… Aman Allah’ım! Hacı anneee! Evime gelip benden su isteyen de o…”

“Zamanın sahibi kızım… İşte zamanın sahibi…”

“Hacı anne sen?”

“Onun himmetidir ki seni alıp buralara kadar getirmiş kızım… Sana kendini ayan beyan göstermiş… Durma artık… Bir an bile bekleme… Yak gönül kandillerini kızım… O, seni Allah’a götürecek olan gönüller sultanıdır.”

“Nerde Hacı anne? Nerde bulurum onu?…”

“Yolun ezelde çizilmiş senin Mina kızım, mânâda buluşmuşsunuz ki zahirde buluşmanız da yakındır. Buraya gelmen bile inceden inceye hesap işidir. Kendini o kapıda bil gayrı… Var git öp o mübarek elleri öp bir an evvel. Ona kavuştuğun gün yeniden doğdun demektir kızım… Müjdeler olsun, müjdeler olsun ki gönül ustan Allah’ın yaşayan en büyük velîsi. Buralara geldin çünkü bu topraklarda onun kokusu var a kızım…”

Mina’yla birlikte Hacı anne de gözyaşlarına boğulmuştu. İki aşk dolu yürek manevî âlemin kucağında bütün dünyevi arzulardan uzakta bir bütün olurken, aşk ülkesinin sahibi bu iki gonca güle uzaklardan sevgiyle göz kırpıyordu…

Zaman aşka davet ediyordu, zaman sahibini sunuyordu dileyene… Mina, bu küçük köyde zamanın sahibine varan sırlı kapıyı aralamıştı aralamasına ama onun dizi dibine çöküp nurdan eteğine sarılmadıkça aramaktan vazgeçmeyecekti. Gidecekti, ardına bakmadan, bunca yıllık sorumluluklarını Allah’a emanet edip aşkın sahibinden aşkı öğrenmeye, dahası onun dizi dibinde kabuğundan sıyrılıp özünü bulmaya gidecekti… Hacı anne bütün kalbiyle duacısı olacaktı Mina’nın. Zamanın sahibi, nuruyla sarıp sarmalayacaktı onu… Allah için çalışmayı öğrenecekti Mina… Aşka açılan kapılarda Allah’a hizmet etmenin tadına varacaktı. Yalnızlığının içinde adım adım kök salan sevgi ağacına doğru koşarken, bedeninin her zerresinde akıl almaz bir mutluluk çağlayanı hissediyordu…

Bütün ırmaklar aşka akıyordu şimdi, kuşlar aşk melodileri fısıldıyordu kulağına. Ağaçlar yeşil yapraklarıyla aşkın sahibini selâmlıyordu. Ve bütün bu güzelliklerin arasında Mina yeniden doğuyordu…
    

MEHTAP ABDİ
       

Tür : Diğer Tarih : 13.05.2011
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
Üye Girişi
e-posta
Parola
Beni hatırla
 
Araçlar
       
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this