Mehtap Abdi, Bir yürek mesafesi

Bir nefes gelecek

Anasayfa » Bir Yürek Mesafesi » Bir nefes gelecek
share on facebook  tweet  share on google  print  

Bir nefes gelecek

"Bir Yürek Mesafesi" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar
Bir
Bir nefes gelecek çalacaksın kapımı. Aldırış etmeyeceksin tamamlanmamış hazırlığıma. Yalvaran bakışlarım etkilemeyecek seni, feryâd ü figânım fayda  vermeyecek. “Mühletin doldu” diyeceksin, “haydi gidiyoruz; topla bavulunda ne varsa…”

Boş kalan bavuluma bakacağım, buğulu gözlerimde biriken hüznün son çırpınışlarıyla. Acı dolu serzenişim çoğalacak derûnumda sen, görmeyeceksin. Yere düşen her kum tânesi, biraz daha yakın kılacak menzilimizi ve bileceğim ki hiçbir kum tanesi geri dönmeyecek düştüğü yerden. Avuçlarım kanarcasına sıkacağım ellerimi; “Vakit doldu gidiyorum” diyeceğim kanlı yaşlar süzerek yanaklarıma.
 
 
Ve sen elimdeki bavula bakacaksın acıyarak. Saat kadranının içinde mütemadiyen dönen akrep ve yelkovanı, ardı ardına yere düşen kum zerreciklerini hatırlatırcasına bakacaksın gözlerime. “Neredeydin bunca zaman?” diye soracak canımı yakan bakışların. Sûreti haktan görünen mâzeretlerim anlamını yitirecek o vakit, gerçek; riyâyla örülmüş kaskımı delip bir kurşun gibi işleyecek yüreğime, yanacağım. Nedâmet yelleri esecek, çöl sıcağına kapılmış gönül vâdîlerimde. Sonsuzluk rüzgârına kapılmış bir yaprak gibi titreyecek bedenim. Ölümün soğuk elleri yalayacak yüzümü, cürmüm dikilecek karşıma ayân beyân. Fâili meçhûl sırlarım bir bir dökülecek, damla damla eriyeceğim utancın lavlarında…
 
 
Elimde boş bavul, çalacaksın kapımı. Aldırış etmeyeceksin tamamlanmamış hazırlığıma. Efsunlu bir gecede çıkageleceksin belki, belki de gün ortasında görüneceksin, kahr-ı perişan olmuşluğuma umarsız. “Daha mühletim vardı” diyecek sessiz haykırışlarım, teslim sancağını dikememiştim henüz kalbî dağlarıma… Gülüp geçeksin kendinden emin, bir dileğin yeterdi, diyecek yüreğimi acıtan bakışların. Bir dileseydin, ölüm asude bir kavuşma olurdu senin için.
 
 
Yapacaktım, hazır edecektim çat kapı gelmeden sen… Çorak dağlarımda çiçekler açacaktı daha. Aşk sularında yol alıp, Hakk limanına yanaşacaktı gemim. Ellerimle çevirecektim dümenini mutluluk gemisinin. Sevgili’ye kavuşmayı dileyecektim sen gelmeden.  Kimseler bilmeyecekti yandığımı, ama ben pervâne olacaktım aşkın âteşinde sen gelmeden. Sokaklarda mutluluk şarkıları söyleyecek, pırıl pırıl ümitler demleyecektim sevdiğime… Güz yağmurlarına susamış kalbime su verecektim sen gelmeden. Yudum yudum çoğalacaktım düşlerin seherinde. Kır çiçekleri kadar nazlı karşılayacaktım vuslatın baharını, kırmızı güller koklayacaktım sen gelmeden… Bir zaman sonra dileyecektim hem, bir zaman sonra kopacaktı nefsimin halatları. Dileklerim vardı korkularıma kurban ettiğim, ötelediğim düşlerim vardı; gerçekleştirecektim sen gelmeden…
 
Heyhât!...
Bir nefes gelir, guruba çalar vakit.  Bir acı vedâ çizgisi belirir gökte. Bir yıldız düşer geceden; ağlar ezelî yangınına kalbimin. Irmakların çağıltıları susar, suları çekilir derelerin. Bir kayıp haberi verirler birbirlerine, kara güne düşen zavallı yüreğim için ağlar melekleri Rabbimin…
 
Bir nefes gelir, karabasan gibi sıkar boğazımı ellerin. Cehennem hârları yükselir korkuyla büyümüş gözbebeklerimden. Ağıtlar yakarım, elekten geçirip süzemediğim düşlerime kurban edişimi zamanı.  Şaşırtır beni, bu kadar ivedi oluşu gelişinin. Feverân etsem de bir duyan olmaz, yok oluşuma seyirci kalır ümit beslediklerim…
 
 
Heyhât!
Dağlar taşlar oynar o vakit yerinden, taş üstünde taş kalmaz kıyâmetime doğan günden… Sebebim olan aldanmışlığın kahkahaları, “bana değil, kendine kız” diyen kurnaz sesi yankılanır derûnumda.
Gökkubbe, vaktiyle işitemediğim sözlerin ulvîyetiyle kopar yerinden. Bir yumru olup tıkar göğsümü nûr yumaklarına bürünmüş yakarışları nezirin. Ölmeden evvel ölüme dâvet ettiğinde beni, umarsız kalmışlığıma akıttığı yaşlar canlanır zihnimde. Takvimler boyu ebedî yangınım için ağladığını o vakit idrâk ederim Hakk sevgilisinin. Yalan olur sersefil düşlerim, benliğim yalan olur; gayy kuyusunun hüsrân bataklığında bir vakum gibi dibe çekilirim.
 
 
Heyhât!
Bir nefes gelir, çanlar çalar başucumda. Dosta dostluğa davet edeni arayıp bulmamanın ebedî mahkûmiyetine sürgün olurum bedenim. Zincirlere vururlar her yanımı, aşk deryâsından gelip geçenlerin nurânî yüzlerine bakmaya utanırım.
 
 
Nefsin kara taşları birer birer düşer başım üstüne. Bir nefes gelir, yerde yüz üstü sürünerek giderim âkıbetime. Vaktiyle diriltemediğim kalbimin ebedî ölümüdür bu gidiş, dertop edip atarlar beni siyahın mâtemine.
 
 
Eğer bir şansım daha olsaydı geri dönmek için, yakarışların en mûtena sahnesinde firavun misâli secdeye düşerdi başım. Göklerin çapını aşar da Hakk huzura dökülürdü yüreğimde kaynayan gözyaşlarım. Bir lahza için bin tövbe dilerdim Rabbimden, bir anlık gafletime bin gözyaşı dökerdim. Seni diliyorum ey Rabbim! Maksadım yalnız sensin, murâdım yalnız Sana varmaktır, der, hıçkırıklara boğulurdum.
 
 
Ölüm perdesi inmemiş olsaydı eğer gözlerimin önüne, rahmetiyle kuşatırdı Rabbim beni o vakit; görür, işitir ve bilirdi yüreğimin sesini. Tez dökülürdü engelleri kalbimin. Görmeyen gözlerim açılır, işitmeyen kulaklarım işitir, fıkıh edemeyen kalbim fıkha ererdi.
 
 
Heyhât!...
Bir nefes gelir, beklenenden önce çalar kapını ölüm. Bir nefes gelir, kapanır kirpikleri gözlerinin. Kalbin o her çift atışındaki zikri duyulmaz olur bir nefes gider. Sesini işitemeyenlerin bir avuç güne sığdırılmış feryâtları yükselir dağdan taştan. Bir nefes gelir, arayıp soran olmaz yaban otlarıyla kaplanmış ebedî ocağını. Bir sen kalırsın geriye amelinle, bütün zamanlar susar…
 
 
Oysa ölüm asûde bir ayrılıkmış zamandan, ölüm hemhâl olmakmış ezelî sahibiyle. Âşığın maşûkuyla kavuşmasındaki sürûr imiş, düğün dernekmiş lübb’lerin sahibine.
 
 
Öyleyse ey ruh! Vakit guruba çalmadan evvel dön sen de ezeli sahibine. Erenler yoluna düş ki, yedi tariki aşıp da teslim olasın sâhibine.  
 
 
Derler ki; topraktan geldin toprağa döneceksin. Sen ki yalnız Allah abd olmak içinsin.
Öyleyse ey vech! Can tenden çekilmeden Hakk ilme kulak ver de kul ol, kâinatı emrine vakfedene.  
Ve derler ki; her nefs ölümü tadıcıdır.

Öyleyse ey nefs! Aç gözlerini çanlar çalmadan evvel sen de. Kibrine, saltanatına yenik düşüp zulmetme kendi kendine. Dile ki irfan ummânında yıkansın kara taşları kalbinin. Dile ki, mutluluğu iki kanatlı yaşayıp, altlarından ırmaklar akan cennet bahçelerinde güller deresin.

Dile ki, dirilsin ölü kalbin. Görmeyen gözlerindeki perde insin, ayân olsun sana sırları Rabbin. Dile ki her katrede Allah’ın mânâsını görüp, kendi hiçliğine erişesin.
 
 
Heyhât!...
Bir nefes gelecek çalacaksın kapımı öyle apansız. Aldırış etmeyeceksin tamamlanmamış hazırlığıma. Yalvaran bakışlarım etkilemeyecek seni, feryâd ü figânım fayda  vermeyecek. Mühletin doldu, diyeceksin, haydi gidiyoruz; topla bavulunda ne varsa… Ve ben, devâsâ hüznümün ortasında sana, çaresiz boyun eğeceğim.


Tür : Diğer Tarih : 15.08.2013
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]
Üye Girişi
e-posta
Parola
Beni hatırla
 
Araçlar
       
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this